Triangolo di Nutella'yı yedikten sonra birkaç gün daha işe gittim ve hop, bayram geldi ve tekrardan seyahate çıktım; bu sefer babamla. 3-5 günlük tatilimizi Trakya ve çevresinde geçirecektik. Bu günler aslında Sıfır Şeker'e başladığımdan beri "ne zaman, nasıl olacak" diye düşündüğüm günler olacaktı: misafirliğe gitmek, misafir ağırlamak, dışarda yemek yemek, seyahate çıkmak genelde diyetimizi sabote eden ve bütün düzenimizi bozan eylemlerdir; asıl sınavı bunları yaparken veririz ve kendimize en çok bu zamanlarda hakim olmamız gerekir. "Ölümü gör ye!", "Aaa, kendi getirdiğin çikolatalı fıstıklı pastayı yemeyecek misin?", "Bir daha nerde bulacaksın"lar havada uçuşup durur. Bu yüzden Trakya da benim için bir sınavdı: Hele ki listemdeki psikopat tatlıların arasında Keçecizade'nin Acıbadem Kurabiyesi dururken.
Babamla atladık arabaya gidiyoruz. Arabanın yan koltuğunda oturmuş internetten gidilmesi tavsiye edilen yerleri okuyorum, babam yemeğe aşırı derecede düşkün olduğu için özellikle de restoranları. Neyse ki o konuda kendisine çekmemişim, malum ben hiç düşkün değilimdir (!). Yani ne bileyim, en azından bendeki düşkünlük sadece tatlıda var :) Etin balığın içine düştük, tek tesellim tatlı yemiyorum. Her gün bir-iki kasaba/şehir görüyoruz, geze geze gidiyoruz ama benim aklım tek bir yerde. Edirne'de bir türlü adını ezberleyemediğim Kahkecizade, yok, Keçecizade'de.
Edirne'ye hava kararmadan varıyoruz. Hayır, Acıbadem Kurabiyesi almadan geri dönmeyeceğim. Yok, yanlış anlaşılmasın, Acıbadem Kurabiyesi'ni ben yemeyeceğim, babama yedireceğim!
Yıllar önce bir arkadaşımın düğünü için gitmiştik Edirne'ye; bir grup arkadaş Keçecizade'nin dükkanına girdik. Badem ezmeleri, kurabiyeler, acıbadem kurabiyeleri muhteşem görünüyordu. Benim gibi tatlıya düşkün bir arkadaşımın bir kutu badem ezmesi alıp, onu daha geri dönmeden bitirdiğini hatırlıyorum; bense badem ezmesini değil de, acıbadem kurabiyesini beğenmiştim. Orda yediğim acıbadem kurabiyesinin farkı, gerçekten bademden yapılmış olması. Diğer her yerde Acı"badem" kurabiyesini fındıktan yapıyorlar (niyeyse).
Orda Acıbadem kurabiyesini tattıktan sonra çok beğenip, bir kere de şirkete ısmarlamıştım. Yıllar sonra bir gün, yaşadığım şehirde Keçecizade'nin bir şube açtığını öğrenince çok sevinmiş, fırsat bulur bulmaz bir kurabiye de o şubeden almıştım. Aylar sonra tekrar kurabiye almak için oraya gittiğimde dükkanın yerinde yeller esiyordu. Sonuç: hüsran. Tabii bunların hepsi Sıfır Şeker'den önceydi :)
Tahmin edebileceğiniz üzere tatil boyunca tatlı yemediğim için yoğun baskılara maruz kaldım. Başlıklardan bazıları:
- Tatlı yememenin nasıl da saçma bir hareket olduğu ve her şeyden az az yemek gerektiği
- Sabah kafamızın çalışması için beynimizin glikoza ihtiyaç duyması ve meyvenin bunun yerini tutamaması
Karşılaştığımız bütün tatlı ikram eden insanlara da "benim diyette olduğum" itinayla söylendi elbette. Kızmıyorum, aksini de beklemiyordum ("ölümü gör ye!" sendromu).
Her şeye rağmen "Edirne'de Keçecizade'yi bulmak istiyorum" dedim.
Keçecizade'yi arıyoruz, ama ilk başta bulamadık. Karşılaştığımız taksi şoförlerine bir Selimiye'yi, bir de Kahkecizade, pardon (düzeltiyorlar) Keçecizade'yi soruyoruz. En sonunda bulduk. Şimdi yandım işte; tatlı mı alıyorum şimdi? Peki ya ne yapacağım tatlıyı? Babamı geldiğimizden beri buraya sürüklüyorum, şimdi de "ben tatlı yemiyorum" diyemiyorum. Bana tatlı yedirmeye çalışan babama "ben yemeyeceğim, sen ye bunu, bak ne güzel tatlı" da diyemiyorum. Hiç çaktırmadan "ben bir tane acıbadem kurabiyesi alayım" diyorum. Babam dükkandan bir şey almıyor, gayet normal bir şekilde dükkandan çıkıyoruz.
Babam diğer dükkanlardan Antep fıstıklı ve ballı kurabiyelerden alıyor. İçinde nerdeyse yok kadar şeker varmış (hadi ordan). Tadına bakmak için nohut kadar alıyorum (almayaydım iyiydi). Akşam yemekten sonra ve ertesi gün "çıkar bakalım şu acıbadem kurabiyesini, tadına bakalım" diyor. Komik olan, ben bu kurabiyeyi zaten ona yedirmek için almıştım, ama bu sefer kıyamıyorum, ya da aşırı derecede kararsız kalıyorum, sanki o kurabiyeyi açarsam ben de yemek zorunda kalırım diye korkuyorum! "Ha, yok, senin kurabiyelerden açalım" diyorum, sanki benimkini açsak mundar olacakmış gibi. Bir de trip yiyorum, "anladım," diyor, "sen onu başkasına aldın herhalde!". Bir şey diyemiyorum, ama kurabiyeyi de açmıyorum!
Eve döndük artık, elli defa tereddüt etmeme rağmen kurabiye hala paketinde, duruyor. İyi de, n'apacağım ben bu kurabiyeyi? Mutfak masamın üzerine koyuyorum, kıyıp da hiçbir arkadaşıma götüremiyorum! Aslında korkum, daha çok, beğenilmemesi. Benim bu kadar beğendiğim bir kurabiyeyi götürmem için sadece bir arkadaş seçme hakkım var. Ya beğenilmeyip mundar olursa? :D
Kurabiye bir ya da iki gün masanın üstüne kalıyor; herhangi bir olaydan moralim bozulduğunda Keçecizade poşetine bakıp bağırıyorum: "Hayır, seni yemeyeceğim!" :)))) Hayır bir şey değil, bu sefer bozulup gerçekten mundar olacak!
Kurabiyeyi alıp anneme götürdüm. Annem ertesi gün yorumlarını bildirdi: "Vallahi, azcık tadına bakayım diye açmıştım, ama mmm, yani, git gel git gel, bir baktım bitirmişim, off, aman..." diye devam etti. Kurabiye doğru adresini bulmuştu, ben de misyonumu tamamlamıştım. Mutluydum :)