24 Mayıs 2015 Pazar

Sıfır Şeker

Başarısız son diyet girişimimden bir süre sonra tatile çıktım; ama 2009'da ilk diyet yaptığım dönemdeki tatillerimin aksine bu tatilde niyeti çoktan bozmuştum: Gittiğim ülkelerin yiyeceklerini patates, pirinç de olsa, tatlı da olsa yiyecektim. Tatilde değil miydim?... Bir restoranda çektiğim, yemeğin yanında verdikleri patates kızartması fotoğrafına en yakın arkadaşımın yaptığı yorum şuydu: "O patates kızartması mı?"
"Evet, az sonra yiyeceğim"
....
"Gözlerime inanamıyorum neden patates istedin?"

Normal yemeklerle yetinmedim, çikolatalar, pastalar, paylar, kimi günler günde üç öğün tatlı yedim. Türkiye'ye döndüğümde "boşan da semerini ye" programıma devam ettim ve muska pestiller ve atom cezeryelerle beslenmemi sürdürdüm.

Tatildeyken fark ettim yüzümün büyüdüğünü. Yüzümün büyüdüğünü gördükçe bulunduğum noktanın kritikleşmeye başladığını fark ediyor, yediklerimden daha çok vicdan azabı duyuyordum. Anneme "yüzüm büyüdü" deyince tepkisi "yok canım, saçmalama, taktın yüzüne" oldu, ama 1-2 gün sonra o da kilo aldığımı fark ettiğini söyledi.
Teyzem de annem de gizli şeker hastasıdır. Teyzeme tatlı yemek yasak: yılda bir kez, o da doğum gününde tatlı yer. Annem ise belki benim kadar olmasa da tatlıya epey düşkündür. Yıllar önce beraber yaptığımız diyette o da benimle birlikte epey kilo vermiş, ama verdiği kiloları bir süre sonra geri almıştı. "Evet," dedi annem, "aslında bizim tatlıyı bırakmamız lazım." Şeker hastalığı yüzünden yaralarının iyileşmesinin zorlaştığını söylemişti yıllar önce. Bir kez daha ciddiyetle kavradım: Bu duruma bir son vermeliydim. Ya şekeri bırakacaktım, ya da ilerde o benim sağlığımı bozacak, üzerimdeki genetik yükten dolayı ileride -belki de bu şekilde devam edersem sadece birkaç yıl sonra- şeker hastalığı bende de etkisini gösterecekti.

Eve döndüm. Pestil muskaların ve atom cezeryelerin yerine kuru meyveler koymaya başlamıştım artık. Birkaç gün sonra beni ziyarete gelen babama çay ikram ederken, babam en nefret ettiğim cümleyi kurdu:
- Kilo mu aldın sen?
Etrafınızdaki insanlara bu yorumu yapmanız, bilin ki onlara hiç iyi gelmiyor. Karşınızdaki insanın özgüvenini yerle bir ediyorsunuz. Çünkü aslında bir insanın başı dik bir şekilde yürüyebilmesinde, kişiliğinin yanı sıra, görünüşünü de sevmesinin payı var. Herkes güzel görünmek ister. O yüzden evden çıkarken şık giyinmeye gayret eder, saçınızı başınızı düzeltir, makyaj yaparsınız. O yüzden güzel kıyafetler almak istersiniz. Ama karşınızdaki -bu konuda hassas olduğunu bildiğiniz - insana "kilo almışsın" dediğiniz anda, o insan sanki sabahtan beri saçının bir tutamı 10 cm tepedeymiş gibi, ağlamaktan iki gözü de şişmiş gibi, pantolonu yırtılmış, yüzünde kocaman bir yara varmış gibi hissediyor. Şimdi anlatabildim mi eleştirdiğiniz insanın nasıl hissettiğini?..

Boşversenize, karşınızdaki insanı o gözle görmeyiverin, ne kaybedersiniz??? Bu konuda o kadar çok can sıkıcı şey yaşadım ki. Kırk yılda bir gördüğüm aile bireyleri evdeki herkesin kalça boyunu mu karşılaştırmadı, rahmetli kilolu bilmemkim amca gibi eve geldiğimde peynir ekmek yememem salık mı verilmedi, "koş da kurtul şu kilolardan ve bilmemkimin dilinden" mi demediler, o anda kilometrelerce uzakta olan tanıdıklar hakkında "bilmemkim çok kilo almış/vermiş" diye mi konuşulmadı... Allah aşkına bir rahat bırakın. Yesek suç, yemesek suç, diyet yapmak ayıp, sonra kilo almak da ayıp, kilo vermek de anca onların izin verdiği yere kadar olabilir. Gerçekten etrafımdaki insanları mı dinlemeliyim ben, ne yiyeceğime, ne yemeyeceğime karar vermek için??? Demem o ki, sakın insanları memnun etmek için kilo alıp vermeyin. Bu sizin hayatınız. Kendinizi nasıl güzel buluyorsanız öyle olun, yeter ki sağlıklı olun.

Son yediğim tatlı, işyerinde bir arkadaşımın ısrar ederek bana verdiği bir adet küçük beyaz çikolataydı. Sıfır Şeker'e yazmaya başlamadan birkaç saat önce, 4 Mayıs :). O zamandan beri ağzıma bir lokma bile tatlı koymadım :)

Bana yardımın inanılmazdı "sıfır şeker", sonsuz teşekkür ederim :)


Devam edecek.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Beden Aklıyla Zayıfla(yama)

İradesizlikle sonuçlanmış Karatay diyeti ve Ka'ların ve Pe'lerin diyetinden sonra kimi zaman salata, kimi zaman tatlı olan akşam yemeği menülerime devam ettim, ta ki bir gün Dr. Fevzi Özgönül'ün "Beden Aklıyla Zayıfla" kitabına rastlayana kadar. Bu kitapta dikkatimi fazlaca çeken bir şey vardı: Yemek yerine salatayı tercih edenlerin ödül olarak tatlıyı hak ettiklerini düşünmeleri kadar yanlış bir şey yok, diyordu ve kilo almanın aslında yetersiz beslenmeden kaynaklandığını söylüyordu. Şok oldum ve kitabı aldım.

Özgönül'ün kitabına göre,

Geçen bölümde bahsettiğim 1.grup insanlar aslında yeterli beslendikleri için canları çikolata çekmiyormuş ve akıllarına yemek gelmiyormuş. Yemek vakti geldiğinde düzgün beslendikleri ve arada ağızlarına bir şey atmadıkları için sindirim sistemleri doğru çalışıyor ve vücutları yedikleri yiyeceklerden yeterince fayda sağlayabiliyormuş. (Bunu okuyunca aklıma bir anda öğle yemeği tepsisini deli gibi dolduran, ama başka zamanda "ay yok şu an çok tokum, canım istemiyor" dediğini defalarca duyduğum, canı sıkkın olunca midesi bulanıp yemek yemek istemeyen, yemek yemeyi unutan çiroz en yakın arkadaşım gelmişti :) )

Siz sebze, baklagil, etten oluşan bir yemek yediğinizde sindirilme sürecinde en hızlı davrananlar karbonhidratlar oluyormuş. Vücut eti sindirene kadar saatler geçiyormuş, bu yüzden siz yemekten iki saat sonra ağzınıza bir parça çikolata attığınızda o çikolata önceki yediklerinizin önüne geçerek sindirim sürecini sekteye uğratıyormuş, yediklerinizden yeterince fayda sağlayamıyormuşsunuz. Bu yüzden bu beslenme düzeninde ara öğün kesinlikle yasak. 

Ayrıca bu kitaba göre vücudunuzun gece uykuda kendini yenileyebilmesi için sindirimle meşgul olmaması gerekiyor. Bu nedenle akşam yemeğinde sindirimi zor olacak et ya da salata yemenize izin vermiyor. Bunun yerine çorba ya da salata yiyebiliyorsunuz. Bu beslenme yöntemine "beden aklı" denmesinin sebebi de acıkmadan kesinlikle yemek yememeniz. Akşam acıkmıyorsanız yemiyorsunuz.

Kitapta tavsiye edilen günlük beslenme şekli de şuydu:

Sabah kahvaltısında domates, salatalık, yeşillik vs, peynir, zeytin, (ilk etapta) bir dilim ekmek ve bir avuç çerezle (ceviz, çiğ badem, çiğ fındık), isterseniz hemen ardından meyve yiyerek karnınızı tıka basa doyuruyorsunuz. Öğle yemeğini en az beş-altı saat sonra yemeniz, bu arada ağzınıza hiçbir şey atmamanız gerekiyor. 
Öğle yemeğinde de et, baklagil, sebze, çorba, salata, yoğurt (ekmek, tatlı vs dışında Allah ne verdiyse) ve bir avuç çerezle karnınızı yine tıka basa doyuruyorsunuz. Bu yemekten sonra yine en az beş-altı saat bir şey yemiyorsunuz. 
Akşam acıkana kadar yemiyorsunuz. Eğer acıkmıyorsanız hiç yemiyorsunuz. Acıkırsanız da saat geç de olsa çorba ya da sebze yemeği yiyebiliyorsunuz. 

Özetle, sabah ve öğlen yemeklerinde deliler gibi yiyip, akşam mümkünse hiçbir şey yemiyorsunuz. Günde iki ya da üç öğün. Canınız çok istiyorsa sütlü bir tatlıyı saat 22:00 gibi yiyebiliyormuşsunuz.

Bu diyeti bırakmamın ana sebepleri :
- Sabahları bir avuç çerez, öğlenleri bir avuç çerez, günde iki avuç çerez yiyordum. Bu kadar çok çerez vermesinin sebebi vücuda enerji vermekmiş. Hayatım boyunca yüzümde toplamda on tane sivilce çıktıysa, bunların altısı bu diyet dönemindendir! 
- Sabah ve öğle yemeklerimin arasında en az beş saatin olması gerekliliği, beni iş yerinde yalnız yemek yemek zorunda bıraktı. Herkesten sonra yemeğe gidip, bu da yetmiyormuş gibi alışılmamış bir şekilde her yemeğime bir avuç çerez götürüyordum. Gel de açıkla şimdi insanlara; hikayeyi biliyorsunuz ilk bölümlerden.
- Ara öğün yasağı, meyve/kuru meyve yememe engel oluyordu, bu da beni meyve yemek istiyorsam öğlenleyin yemek zorunda bırakıyordu. E öğlenleyin et, yoğurt, salata, meyve, hangi birini yiyeyim? (Bu diyet sanırım benim midemi büyüttü.)
- Öğle yemeğinde deliler gibi yemem, akşam saatinde acıkmama engel oldu, bu yüzden birkaç akşam yemediğimi hatırlıyorum. Ama bu durum çok uzun sürmedi, çünkü siz yemeseniz de, çevrenizdeki insanların akşam yemeği alışkanlığı var! Bir hafta sonu ailemle kebapçıya gittiğimizde haliyle (!) et yedim, gerisini hatırlamıyorum! Aynı şekilde diyeti yapmayan birileriyle aynı evde yaşıyorsanız akşam saat 8'de "yok ben acıkmadım, 9'da belki yerim, belki de hiç yemem" diyemiyorsunuz! Bir şekilde akşam yemeği kültürünüz var, mükellef bir sofra kültürünüz olmasa bile benim eve geldiğimde "bir şeyler" yeme ihtiyacım var. Önceki bölümlerde açıkladığım gibi, yemeğinizi önceki günlerden hazırlamadıysanız salataya tav olabiliyorsunuz, ama evet, bu diyette akşam salataya da izin verilmiyor. 

Kısacası yapamadım. Bu diyet benim günlük alışkanlıklarıma, yeme düzenime uymadı. Bir aya kalmadan akşamları tekrardan tatlı yemeye başladığımı fark edince diyeti bırakmak zorunda olduğumu, yoksa kaş yapayım derken göz çıkartacağımı, daha da kilo alacağımı fark ettim çünkü hem sabah, hem öğlen daha çok yiyor, hem de akşam tatlı yemeye devam ediyordum. Sonuç: Başarısızlık. Daha da büyümüş bir mide ve beden...


19 Mayıs 2015 Salı

İnsanın 2 Tipi - Canı Çikolata İstemeyenler (?!) ve Benim Gibiler

Beslenmeme dikkat etmediğim günlerde, her gün sabah ya da akşam aynaya baktığımda, kendimi daha da şişman görüyordum. Yediğim tatlılar vicdanımı o kadar çok rahatsız ediyordu ki sanki birkaç saat önce aldığım kalorileri vücudumun elma ya da armut bölgelerinde fazlalık olarak görüyor gibiydim. Beslenmeme dikkat ettiğim, o gün dikkat edip de tatlı yemediğim günlerde ise bir günde zayıflıyordum sanki; sanki o gün almadığım kaloriler beni bir anda sağlıklı bir vücuda kavuşturuveriyordu. Benzer hisleri başkalarının da hissettiğini duydum, yemek yiyince birdenbire göbeğinde katmanlar oluştuğunu hisseden, kıyafetinin bir düğmesini açan arkadaşlarım var. Psikolojik mi yoksa gerçek mi bilmem :) Tek bildiğim bu şekilde vicdan azabı yaşatacak şekilde beslenmemek gerektiği! O an karşımızdaki yemek o kadar cazip geliyor ki, karnımız doymasına rağmen yemeye devam ediyoruz, ama sonrasında da vicdan azabı yaşıyoruz?! Bir anda şişmanlamış gibi hissedip ertesi gün az yemeye/yememeye çalışıyoruz, ya da deliler gibi spor yapıyoruz. Neden?..

Ben insanları bu anlamda iki gruba ayırıyorum:
1- "Canım istemiyor"cular :
Bu insanlar yemeğe düşkün değiller, yaşamak için yiyorlar. Çikolata, bisküvi ikram edildiğinde cevaplarının "yok, şu an çok tokum" ya da "canım istemiyor" olması kuvvetle muhtemel. Yemek yemeyi unuttukları, bütün gün bir şey yemeden dolaştıkları görülmüştür. Canları sıkkın olduğunda bir şey yemek istemiyorlar. Bir insanın ağzına zorla bir şey tıkarak yemek yediriyorsanız işte o insan tam olarak bu tiptir. Bu insanların kilo vermek için diyet yapmaları bence pek olası değil.

2- Yemek için yaşayanlar :
Ben de dahil olmak üzere bu insanlar midelerinden çok gözleriyle yemek yiyorlar. Bir yere gittiğimde bana çikolata ikram edildiğinde o an tokluktan ölsem bile o çikolatanın tadını merak ediyorum arkadaş. Değil yemek yemeyi unutup bütün gün bir şey yemeden dolaşmak, birkaç saat boyunca midemin varlığını unutmak benim için imkansız. Canım sıkkın olduğunda iştahtan kesilmem de imkansız, aksine yememem gereken ne varsa ağzıma atıyorum. Benim ağzıma zorla tıkacağınız şeyler uzun zamandır yemediğim için artık "canımın istemediği" patates, pilav vs, ya da iradem sayesinde uzak durduğum zararlı yiyeceklerdir. Benim gibi insanların yemekten büyük keyif aldıkları ve ruhen yemeye ihtiyaç duydukları için işin ucunu kaçırıp kilo kontrolünü kaybetmeleri olasıdır. İşte hayatları boyunca diyetle haşır neşir olan insanlar da bunlar.

İkinci kısımdan ben şunu çıkarıyorum: Birtakım yiyecekleri unutacak kadar uzun bir süre hayatınızdan çıkarınca, o yiyecekler artık sizin için eskisi kadar büyük bir anlam ifade etmiyor, dolayısıyla o yiyecekleri canınız çekmiyor. Sonrasında 1. grubun yaptığı gibi, olayı abartıp bu yiyecekleri günlük alışkanlıklarınıza dahil etmezseniz, vücudunuz o yiyecekleri artık "pek matah bir şey" olarak görmüyor ve artık onları aramamaya başlıyorsunuz. O zaman sanırım size çikolata ikram edildiğinde "yok, canım istemiyor" demeniz olası. Ben bunu kendi adıma çikolata için hayal edemiyorum, ama patates kızartması için hayal edebiliyorum, zamanında da patates kızartması için bunu yapamazdım; bu durumda demek ki gerçekten mümkün olabilecek bir şey bu. O zaman belki de midemizin isteği dışında, gözümüz aç olduğu için yemek yeme isteğimiz ortadan kalkacak.

Henüz yapabilmiş değilim, ama en büyük isteğim midemin isteği dışında, ruhumun yemek yeme isteğini ortadan kaldırmak. Yani tıka basa tok olduğumda tatlı yemek istememek, canım sıkkın olduğunda tahin pekmeze, çikolataya saldırmamak, bir restorana gittiğimde gözlerimin tatlılara değil ana yemeklere kayması, yemek yemeyi unutmak, sabah/akşam aynaya alelade, birkaç saat önce yediklerimi düşünmeden bakmak, kaç kilo olduğumun aklıma bile gelmemesi... Daha başka ne isterdim ki?..

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Ka'ların ve Pe'lerin Diyeti

58-59 döngüm zamanında bir hafta sonu, babamın iki arkadaşının evine ziyarete gittik ve orda Ayşe teyzenin (gerçek ismi değil) epey zayıfladığını fark ettim. Bense bir süredir kilo almış olduğumu fark ediyor, mutfaktan salona her yürüyüşümde mutfağın karşısındaki aynaya bakıp duruyordum. Ayşe teyze bir süredir diyet yaptığını, ancak artık koruma dönemine geldiğini anlattı. Bir diyetisyenden destek alıyormuş. Bu diyetin eğlenceli tarafı matematik dolu olmasıydı, bakın anlatayım:

Bu diyete göre;
Normalde her kadın ve erkek için değişmekle beraber, her bireyin kilosunu koruması ya da kilo alıp vermesi için alması gereken bir karbonhidrat/protein dengesi varmış. Mesela Ayşe teyzenin kilosunu koruması için gereken miktar:
5 protein öğünü
5 karbonhidrat öğünü
2 süt/yoğurt öğünü
2-3 meyve
2 tam ceviz, 6-10 badem
Sınırsız sebze/salata imiş. Eğer Ayşe teyze zayıflamak istiyorsa bu listeden azaltması gereken miktar sadece karbonhidratmış. Eğer o gün spor yaptıysa protein öğününü 6'ya çıkarma izni varmış.

Şimdi muhtemelen 5 protein öğünü, 5 karbonhidrat öğünü deyince muhtemelen şaşırmışsınızdır, onu açıklayayım. 1 protein öğünü (p) dedikleri şey, 1 yumurta/1 tane köfte/4 yemek kaşığı baklagil/1 karper büyüklüğünde beyaz peynir/140 gr diyet ton balığına;
1 karbonhidrat öğünü (k), bir dilim ekmek/çeyrek simit/4-5 yemek kaşığı müsli/2 tatlı bisküvi/4-5 diyet bisküvi/3 yemek kaşığı pirinç/3 yemek kaşığı bulgur/1 orta boy patates/1 küçük kase çorbaya;
1 süt/yoğurt öğünü ise, 1 su bardağı süt/1 kase yoğurt/2 su bardağı ayran/125 gr probiyotik yoğurta denk.
Tatlı, alkol yasak. Haftada en fazla 4 parça bitter çikolata tüketilebilir. 2 litre de su içilecek.

Bu diyet 6 ara öğünlüydü, Karatay diyetine de benim 8 ara öğünlü diyetime de benzemiyordu. İlk dikkatimi çeken farkı diyette müsli, diyet bisküvi, pirinç, patates, kaşar gibi yiyeceklere izin vermesiydi, ikincisiyse bulgurla pirinci aynı kefeye koyması :) İlk diyetimde bazı günler yediğim yarım simide bile izin yoktu artık; bu durumda son zamanlarda kahvaltıda yediğim simit tostlar mı beni bu duruma getirmişti?! Bir simit tost = simit-4k (karbonhidrat) + kaşar-1p (protein). Bunu yiyorsan akşam yeme bence! Bu acı gerçeği öğrendikten sonra bir daha asla simit tost yemedim.

Diyete her gün 5p tüketecek şekilde başladım ve bütün yediklerimi küçük bir deftere not aldım. Bu diyet aracılığıyla muhtemelen hayatımda ilk defa 4 kaşık müsli+activia ile kahvaltı yaptım, ve itiraf ediyorum sevdim de. (Bu 1k, 1 yoğurt öğünü demek oluyordu.) Ama her gün aynı kahvaltıyı yapmak gibi bir hata yapınca ilerleyen günlerde bundan çok sıkıldım. O yüzden siz siz olun, diyetinizde yediğiniz şeyi her gün değiştirin, yeni sebzeler alın, yeni yemekler yapın ki sıkılmayın, diyet eğlencesini kaybetmesin. Birkaç gün sonra canım deli gibi tatlı çekti, ciddi bir irade sergileyerek bunu dolaptan aldığım üç çeri domatesle atlattım :) Birkaç günün ardından hala aynı kiloda olduğumu, tartıda hiçbir değişiklik olmadığını görünce günlük 5p'nin benim bünyeme muhtemelen fazla olduğunu düşündüm ve bunu 3p'ye düşürdüm.

Bu diyetle notlarıma bakılırsa 1 kilo anca vermişim. Sanırım bu diyeti tamamlamakta başarısız olmama neden olan etken 1 dilim ekmekle 2 bisküvi/4 diyet bisküvinin denk olmasıydı.
22 Nisan 2014 sabah kahvaltım :
2 kurabiye (1k diye işaretlemişim (?!))
1 peynir (1p)
domates/salatalık

Süpermarketlerde satılan ithal hazır çikolatalı kurabiyeler vardı, muhtemelen o gün defterime not ettiğim 1k (!) bunlardı. Diyetin ilerleyen günlerinde o kurabiyeler Komşu Fırın'ın kahveli çikolatalı kurabiyeleriyle yer değiştirdi. Diyette izin verilen karbonhidrat adına ne varsa, diyet bisküvi, 4 parça bitter çikolata, normal bisküvi; o dönemin ve diyet yapmaya çalıştığım sonraki birkaç ayın yeni alışkanlıkları oldu. Şimdi düşünüyorum da, içinde sürüyle koruyucu bulunan tatlandırıcılı (yalancı, yapay şeker) diyet bisküvileri tüketmek pek de doğru gelmiyor bana. Sizin vücudunuzun bunlara ihtiyacı yok. Aslında bu diyetle eski beslenme alışkanlıklarınızı düzeltmiyorsunuz, sadece yumuşatıyorsunuz. Diyeti bıraktığınızda ayarı tekrardan kaçırarak eski alışkanlıklarınıza geri dönmeyeceğinizi kim garanti edebilir? Aslında bu hangi diyeti yaptığınızdan bağımsız bir soru; bunu sadece siz garanti edebilirsiniz.

Diyetlerde "ödül" babında izin verilen birtakım kaçamakları önce kuralına uygun, sonra da miktarı ve sıklığı gittikçe artan bir şekilde yapıyorsunuz. Bir süre sonra bir bakıyorsunuz ortada diyet diye bir şey kalmamış, eskisinden daha sağlıksız bir şekilde besleniyorsunuz. Sonra bildiğiniz dönem başlıyor, tekrardan diyete giriyorsunuz, bir kaçamak, beş kaçamak, ve tekrar diyet; bir kısır döngü gibi her seferinde tekrarlıyorsunuz. Ben sıkıldım, siz sıkılmadınız mı?..

15 Mayıs 2015 Cuma

Helal Olsun Hanımefendi, O Tatlıyı Nasıl Bitirebildiniz?

Şayet hafta içi sıkça bulunduğunuz ve günün çoğunu geçirdiğiniz iş yerinizin, okulunuzun yanında fırın, pastane, kafe - benim durumumda bakkal (!) - gibi tatlı, pasta, dondurma satan yerler varsa, bu gibi yerlerde sık bulunmamaya çalışın :) Zira o yerlerin her önünden geçişinizde, tıpkı size birtakım anılarınızı hatırlatan melodiler gibi, bu yerler de, sizin geçen gün yediğiniz tatlı, pastayı hatırlatabilir ve kolayca beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmenize sebep olabilir. Bizzat yaşadım.

Uyarı: Aşağıdaki yazı yoğun miktarda tatlı lakırdısı içermektedir. Açsanız ya da canınızın çekeceğini tahmin ediyorsanız lütfen okumayın. :)

2009'dan önce, bir dönem, haftada iki gün üniversitenin diğer kampüsüne gidiyordum ve ben o iki gün de yakınlardaki İnci Pastanesi'nin Uludağ'ını yemeye gidiyordum.
56-57, 57-58, 58-59 döngülerim sırasında iş çıkışı eve gitmediğim haftada bir-iki akşam, civardaki kuru yemişçilerin dut pestillerine sardım; bu elbette bir Uludağ'a göre çok daha sağlıklı, ama hiçbir zaman bir meyve ya da kuru meyve kadar masum değil; zira içinde un, nişasta, pekmez var. Dut pestili de bir şey mi; Allah bilir hangi "uzun zamandır tatlı yemiyorum, aferin bana" günümde civardaki bir pastanenin beyaz çikolatalı profiterolü ile tanıştım, tanışmaz olaydım. Yine bu civardaki fırınlardan birinde, hayatımda tattığım en lezzetli tahinli çörek yapılıyordu, bu da başımın belasıydı. Tahinli çörek bence oldukça lezzetli bir unlu mamül, ancak herkes kolay kolay yapamıyor. Evde tahinli çörek yapmayı defalarca denemişimdir, -neyse ki- hiçbir zaman istediğim tadı yakalayamadım.

Bir gün servisle iş yerinden dönerken, arkadaşlardan bir tanesi evime çok da uzak olmayan bir dondurmacıdan bahsetti. "Yok, ben almayayım, tatlı yememeye çalışıyorum" dedim. "Ama çok güzel çeşitleri var" dedi, "kavunlu, cevizli, tahinli...". "Neeee" dedim, "tahinli mi???". O gün topluca servisten inip dondurmacıya yürüdük. Hayatımda yediğim en lezzetli dondurmalardan biridir. Elbette bunu da abartmayı başardım.

2009 öncesi yurt dışında bir dönem yaşamıştım, ve orada nutellalı üçgen şeklinde çöreklerle tanışmıştım. Neredeyse her gün bu çöreklerden alıyordum. Yurt dışından dönünce, her yerde aramama rağmen Türkiye'de de, diğer ülkelerde de bu çöreklerden bulamadım. Sonunda tarifini buldum ve evde kendim yaptım: Milföy hamurunun içine nutellayı koy(m)uyorsunuz ve üçgen şeklinde kapat(m)ıyorsunuz. Üzerine yumurta sarısı-toz şeker karışımını sür(meyi)üp fırında 180 derecede 15 dk pişir(m)iyorsunuz. Hiç güzel olmuyor. (Neyse ki bunu abartmadım)

Carte D'or'un Kurabiye Güzeli, Cheesecake'li dondurması, sade helva, fırında helva, tahin-pekmez, Dr Oetker'in Çikolata Şelalesi benim evimin yakınındaki bakkal alışkanlıklarımdı. Öyle ki bakkal bir gün "eee, dondurma almıyor musunuz?" diye sormuştu. Düşünün, süt, peynir, yoğurt almıyor musunuz diye sormadı.

Yakınlarda alabileceğim kaynak olmadığı için muska pestil, bademden yapılmış acıbadem kurabiyesi (Edirne'de yemeniz tavsiye olunur), antep fıstığı ezmesi (Maraş'tan bir arkadaşımız getirmişti, daha iyisini yemedim) ve antep fıstıklı kesme dondurmayı alışkanlık haline getiremedim neyse ki. 

Dikkat ederseniz sütlaç, keşkül, supangle demedim. Aradığım ve alışkanlıklarım, daha çok yoğun, kuvvetli tatlar. Diğerleri beni tatmin etmiyor (!). 

Tatlı konusunda performansım gerçekten şaşılacak boyuttadır, zira birkaç defa buna şahit olan insanlar komik tepkiler verdiler. Bir seferinde kuzenimle bir kafeye oturduk, ve ben hafifçe büyük bir tatlının üzerine bir top dondurma sipariş ettim. Biraz zorlansam da tatlımın hepsini bitirdim. Garson (bayan) önümdeki kaseyi alırken takdir etti: "Vallahi hanımefendi, nasıl oldu da o tatlıyı bitirebildiniz, gerçekten tebrik ederim. Ben yapamazdım. Gerçekten helal olsun!" ?!?
Bir başka sefer de işim dolayısıyla o akşam birlikte künefe yediğimiz -muhtemelen hayatımda en fazla üçüncü kez gördüğüm- bir beyefendi "bir bayan olarak performansımı" (bir tabak künefe) takdire şayan bulmuştu. 
Boyuta bakıp şaşırmayınız efendim, içimde var :) (Bu cümlemi bir başka yazımda açıklayacağım)

2009'dan önce tatlıya dair bu kadar yoğun bir seçiciliğim yoktu. O zamanlar sorsanız muhtemelen künefe ya da baklava derdim. Bu yazımda listelediğim tatlılar ise, 2009'dan bu blog'u yazmaya başladığım güne kadar benim favori tatlılarımdı. 

Şimdi ise bu saydıklarım benim için "vazgeçtiklerim".


14 Mayıs 2015 Perşembe

Tatlıdan Kurtulma Denemeleri 1 - Karatay Diyeti

Tatlı bağımlılığımın farkına varacak kadar "işi" ilerlettiğimde bu duruma çözüm aramaya başladım. Eş dostla yemeğe çıktığımda ne yiyeceğim meselesi tatlı dışında gerçekten fark etmiyordu; et, sebze, tavuk benim için aynıydı çünkü asıl ana yemek bu saydıklarım değil arkasından gelen tatlıydı. Ne kadar tok olduğum gerçekten fark etmiyordu. Bu yüzden yemeklerde yemekten çok, ardından tatlı yiyecek miyiz diye düşünür, tatlıyı yeterince beğenmediysem o kadar kaloriyi boşa almış gibi hisseder, sinir olurdum. Akşam yatmadan önce aynada baş başa kaldığım arkadaş da cabası. Derken bir gün o günler herkesin konuşup durduğu, birçok insanın deneyip sonuç aldığı Karatay diyetini denemeye karar verdim.

Karatay diyeti, mutlaka bileniniz çoktur, benim o zamana dek sürdürmüş olduğum altı-sekiz ara öğünlü beslenme biçiminden oldukça farklıydı; ara öğünlerin söylenenin aksine sağlığa zararlı olduğunu, ne yiyorsak (meyve, çerez, neyse) yemekten hemen sonra yememiz gerektiğini, günde üç öğün beslenmemiz gerektiğini söylüyordu. Bu diyette beni çeken, diyetin protein ağırlıklı olması, ve tatlıya izin vermediği için benim tatlı isteğimi köreltebileceği düşüncesiydi. 

Her gün kahvaltıda yumurta yemek gibi bir alışkanlığım yokken -haftada bir, bilemedin iki kez yumurta yiyordum-, bu diyet her sabah iki yumurta yememizi söylüyordu -ki ben bunu yapmadım. Normalde küçüklüğümden beri midem bozulduğunda, hasta olduğumda ağzıma gelen tadı "katı yumurta tadı" olarak tanımlayan bir insanım. Ama yine de, her akşam yatmadan önce bir yumurtayı kaynatıp ertesi günkü kahvaltıma hazırladım, ve her sabah bir yumurta, domates, salatalık, peynir, zeytin, 2 tam cevizden oluşan ekmeksiz kahvaltımı yedim. Bu işin bana garip gelen bir tarafı da kahvaltımı ekmeksiz yapmaktı; neticede küçüklüğümüzden beri her sabah kahvaltılarımızın bir numaralı bileşeni ekmektir; ama gene de yaptım bunu.

Yumurtanın tok tutma gibi bir işlevi kesinlikle var, evet. Ama ne yalan söyleyeyim, beş-altı saat boyunca hiçbir şey yemiyor olmanın da farklı bir psikolojisi var?! Özellikle öğleden akşama kadar. Kim bilir, belki iki yumurtayı yeseydim "bir daha bir şey yemek istemiyorum!" noktasına gelebilirdim; acaba yese miydim? :)
Sekiz ara öğünlü diyetimin bir güzel özelliği de şuydu:  "Nasıl olsa birazdan yiyeceğim" tokluk hissi vardı, o yüzden yemeğe o kadar da çok saldırmıyordum (yanlış anlaşılmasın, hiçbir zaman sofradan aç kalkmıyordum). Her öğünde ufak ufak yediğim için mide kolayca küçülüyordu. Ama bunda öyle değil. Bunun yanı sıra, bu diyeti hayat boyu sürdüremeyeceğimi düşünmüştüm açıkçası.
Her ne kadar şu anda diyeti savunmuyor da olsam, bu diyetle tatlı isteğim köreldi, evet, ve 1-2 kilo da verdim. Patates ve pirinci uzun süre yemediğimde nasıl tatlarını, onlara olan isteğimi unuttuysam, tatlı yemeyince de ona olan isteğim körelmişti. Belki protein yüklü beslenmemin de katkısı vardır. 

Yaşadığım 57-58, 58-59 döngüleri boyunca, 1-2 kilo verip de değişikliği aynada fark ettiğimde sevinip şımarıyordum ve diyeti gevşetiveriyordum. Diyetisyenlerin "siz kendi başınıza tartılmayın" diye ısrarla söylemelerinde muhtemelen diyeti yapanların birkaç kilo verince benim gibi şımarıvermeleri, ya da aksine kilo veremeyince vazgeçmeleri var. Verdiğim 1-2 kilodan destek aldım, ve akşam balıktan sonra izin verilen helva menüsünü yeniden alışkanlık haline getirdim. Hikayenin sonunu biliyorsunuz. 

Karatay diyetiyle benim 8 öğünlük diyetimin farkını sıraladım; şimdi de benzer yönlerini söyleyeyim: Pirinç, patates, mısır, abur cubur, fast food, gazlı içecekler, hazır çorba vs, diyet yiyecekler yok. Aslında şu ara öğün meselesini unutursak formül sır değil; hayatınızdan yapay, şeker, nişasta, un içeren yiyecekleri çıkartıyorsunuz, onun yerine bisküvi, kek icat edilmeden yıllar yıllar önce eski insanlar ne yiyorduysa onu yiyorsunuz. Bir de hayatınıza birazcık hareket katıyorsunuz :) Eğer engel olan herhangi bir hastalığınız yoksa, zayıflamak için başka hiçbir şey gerekmiyor aslında. Ha bir dakika, bir şeyi unuttum; gereken en önemli şey: İrade :)

12 Mayıs 2015 Salı

Duymaktan Hiç Hazzetmediğim Söz: "Koş!"

Çocukluğumdan beri tombul olduğumu söylemiştim. Annem, hamileliği boyunca babamın kendisini ciğerler yedirip bozalar içirerek beslediğini söylerdi; hamileliğinin son günlerinde çekilmiş fotoğrafı tam olarak yarım ay şeklindeydi. Çocukluğumda tombuldum evet ama sofradaki balık, sebze yerine hiç köfte patates yediğimi bilmem, eve abur cubur çok fazla girmezdi.
Babam haftada üç kere, toplamda 30 km koşan bir adamdı çünkü bendeki "armut" tipi bizzat kendisinden mirastı. Ben doğmadan önce bir aile dostumuzun babamı duvara dayayarak babamın kalça genişliğini ölçtüğü hikayesini pek çok sefer dinlemiştim.
Bu "armut" tipinden kurtulmak için belli ki babam haftada 30 kilometre koşma yolunu seçmişti (babam şu anda "armut" falan değildir :) ). Bu yüzden bana ilk koşmamı salık verdiğinde -muhtemelen- ilkokuldaydım.

Yeni beslenme metodumla tanıştığım 2009 yılına kadar kimi zaman babamla, kimi zaman tek başıma koştum. Babamla koşuya çıkmak demek her seferinde yaklaşık 8-10 kilometre (1-1.5 saat sürerdi) koşmak demekti ve bu beni gerçekten zorluyordu. Bu yüzden genelde tek başıma koşardım (30-45 dk). Babam vücudumun üst tarafında problem olmadığını, o yüzden kalçalarımı eritmek için doğru yöntemin beslenmemi değiştirmeme gerek kalmadan koşmak olduğunu söylerdi. Beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeden koşmanın kilo vermeme yararı olmadığı kesin ama koşmam belki daha çok kilo almamı engellemiştir.

2009'a kadar ailem tarafından sürekli "koş" tavsiyesi verildiği için beslenme uzmanıma ilk sorduğum sorulardan biri şuydu: "Koşayım mı?". Beslenme uzmanım "Neeee" dedi, "Koşmak mı? Sakın koşma. Şu halinle eğer koşarsan ayak tabanlarına ve diz kapaklarına yük uygular ve zarar verirsin. Sadece hafif tempoyla yürüyebilirsin.". Ayrıca bunun yanında yağlarımla kaslarımın sporla sıkışmasının, kilo vermeme engel olacağını söylemişti. Canıma minnet, daha ne olsun :) . Bunun üzerine diyetim boyunca gezinme temposunda ve kısa yürüyüşler yapmıştık. Belki çocukluğumdan beri bıktığımdan bilemiyorum, koşmayı genelde tercih etmiyorum, ama yürüyüşü çok seviyorum, saatlerce, kilometrelerce yürüyebilirim; doğada, parkta, sahilde.

Diyetimin başlayışından birkaç ay sonra, birkaç kilo verip de yağlarım yumuşayınca, beslenme uzmanım göbek, kalça ve sırt bölgelerime biyoenerji kullanarak masaj yapmıştı. Bu masajlar sayesinde bu bölgelerimin küçülmesi hızlanmıştı. Diyetimin sonunda da pilates lastiği ile egzersizler yapmaya başlamıştım. Yunanistan'da mağazalarda denediğim gömlekler kaskatı kollarım yüzünden olmayınca günde 5 sefer 10'ar kez kol egzersizleri yaptım: Yanlış hatırlamıyorsam bir ayın sonunda kollarım çöp gibi kalmıştı. Bunun yanı sıra her akşam yatmadan önce karın bölgeme beslenme uzmanımın öğrettiği gibi masaj yapıyordum. Diyetim esnasında yaptığım spor bu saydıklarımdan ibaretti. Hala arada bu masaj ve egzersizleri yaparım.

Günde 8 öğünlü diyet menümle ilgili birkaç ayrıntıyı daha paylaşmak isterim:
- Yasak olan yiyeceklerim kimi zaman metabolizmayı şaşırtmak, kimi zamansa kilo veriş hızını ayarlamak anlamında her ay değişiyordu ama ana olarak hiç yasaklar listesinden kalkmayan yiyeceklerim şunlardı: Patates, pirinç, kahve, marul (içinde yağ olduğunu söylüyordu beslenme uzmanım, doğruluğunu bilemiyorum), mısır, muz (kabızlık yapıyor), şerbetli tatlılar, diyet yiyecekler, kepek ve tabii ki abur cubur.
- İstediğim zaman çay içebiliyordum, şekersiz olma kaydıyla.
- Yapay meyve sularını da tavsiye etmiyordu, onun yerine taze meyve suyu içebiliyordum ama onun da fazlası zararlı, zira her bir bardak portakal suyunda 2-3 portakal var.
- Alkol olarak : Mayalı içecekler olan şarap ve biraya izin yoktu ama rakıya izin veriliyordu. Çok fazla alkol tüketicisi olmadığım için bunu tecrübe edemedim, dolayısıyla doğruluğunu bilemiyorum.
- Yemeklerdeki yoğurdu yemekten yarım saat sonra yiyordum, bunun sebebi belki sindirimi kolaylaştırmak, belki mideyi küçültmek, bilemiyorum.
- Ve en önemlisi günde 2.5 litre su içmek. Bardak bardak değil, yudum yudum. Elinize bir pet şişe alıyor ve her 3 saatte bir onu yeniliyorsunuz. Bu sayede metabolizmanızı sürekli canlı tutmuş, midenizi büyütmemiş, ve aklınızdan diyeti çıkaramamış oluyorsunuz :)

Diyetim boyunca her gün aynı saatlerde yemek yemek, düzenli olarak su içmek ve kahveyi bırakmanın yararını çok kısa zamanda gördüm. Diyetten önce yaşadığım uykusuzluk ve kabızlık sorunlarım çözüldü, kimi günlerde, gün boyunca yoğun karbonhidrata bağlı olarak hissettiğim uyku hissi ortadan kalktı, ve canım gerçekten tatlı istemiyordu. Her ne kadar çok ara öğünlü diyet kimi diyetisyenlerce savunuluyor, kimi diyetisyenlerce yanlış bulunuyor olsa da,  o dönemde bünyemdeki bütün değişiklikler olumlu olduğu ve sonuca da sadece bu şekilde erişebildiğim için o dönemki düzenimin diyetten önceki ve sonraki dönemlerime kıyasla çok çok daha doğru bir düzen olduğunu hissedebiliyorum.

11 Mayıs 2015 Pazartesi

İtiraflar

Diyetlerde en sık karşılaşılan sorundur verdiğiniz kiloları geri almak. Bunun tek sebebi diyet sonrası beslenme alışkanlıklarınızı yeniden bozmaktır. Zayıflamanız doğal süresinde bile olsa, sağlıklı beslenme alışkanlıklarınızı devam ettirmezseniz benim gibi ideal kilonuzu muhafaza edemez ve kilo alırsınız. Zayıflamanın kısa sürede olduğu, ama kişinin hayatı boyunca sürdüremeyeceği şekilde beslendiği diyetlerde de bence sonuç kaçınılmaz: Diyet bittiğinde vücudunuz "kıtlık dönemi"nin sona erdiğini fark eder. Bunun yanı sıra uzun süre adam gibi beslenememiş olan sizin açlıktan gözünüz döner ve deli gibi yemeye başlarsınız. Sonunda eski kilonuz + x kilo olan yeni halinizle tanışırsınız.

Biraz kendi damak zevkimden bahsedeyim: Küçüklüğümden beri yemek seçmem. Sevmediğim yemek düşündüm, aklıma bakla geldi, bir de kızartma (düşünün kızartmayı sevmiyorum). Et ve sebzeyi yan yana koyarsanız sebzeyi seçme ihtimalim oldukça yüksek. Cipsi diyet öncesinde de sevmezdim. Ama tatlı... Tatlı konusunu ayrı başlıklarda inceleyeceğim :)

Diyetten önce bile evde televizyon karşısında otururken mutfaktan çikolata alıp yemişliğim çoktur. Sonrasında bunu beslenme uzmanıma söylediğimde "açsın da ondan" demişti, "açsın farkında değilsin". Hatırlarsanız önceki bölümde, diyetimin son dönemi ve koruma dönemimde balık, salata menümden sonra bazen helva yediğimi, koruma dönemimde de yaş pastaya izin verildiğini söylemiştim. Yaş pasta sonraki hayatımı mahvetmedi, ama "helva" istisnası bana sonradan pahalıya mal oldu: Tahmin edebileceğiniz üzere ben bunu alışkanlık haline getirdim. Eğer evde sizden başka yemek pişirecek biri yoksa ve eve geldiğinizde kurt gibi aç oluyorsanız, sakın yemek işini iş dönüşüne bırakmayın. Hafta sonu ya da hafta içi yemekten sonra ertesi günlerin yemeğini yapın. Eğer benim önceden hazırlanmış yemeğim yoksa çoğu akşamımın yemeği şuydu: Koca bir salata (envai çeşit salata malzemesi, ceviz, peynir, kuş üzümü vs), ya da tatlı (Seçenekler: dondurma, helva, tahin-pekmez ve ekmek/ceviz, hayal gücünüze kalmış.). Şimdi bakın, sizce ilk paragraftaki hangi seçeneğe daha çok uyuyorum?

Zayıflamanız doğal süresinde bile olsa, sağlıklı beslenme alışkanlıklarınızı devam ettirmezseniz, her fırsatta yemek yerine tatlı koyar, her canınız sıkkın, mutsuz olduğunuzda tatlı yerseniz benim gibi ideal kilonuzu muhafaza edemez ve kilo alırsınız. Bunları şu anda anlatıyor olmak bile bana acı veriyor. Düşünün ki hayatınız boyunca tombuldunuz, ve günün birinde bir karar verdiniz, her şeyi değiştireceksiniz. Her şeyi değiştirdiniz. Sonra zamanla duruma alışıyorsunuz, sabah domates, salatalıktan oluşan kahvaltınız tostlara, simit tostlara dönüyor. Öğle yemeğinizi düzgün yapıyorsunuz, ama her akşam tatlı yiyorsunuz. Ve buna engel olamıyorsunuz?! Her seferinde pişman oluyorsunuz, ama yine aynı şeyi yapmaya devam ediyorsunuz. 56-57 döngünüze 57-58 döngüsüyle devam ediyorsunuz, sonra 58-59. Bir dönem dikkat ediyorsunuz, sonra hop, sadece bir hafta sonu her şeyin bozulmasına yetiyor. Tartıya çıkmaktan korkar oluyorsunuz. Kıyafetlerinizin bir kısmı olmuyor. Olmayanları unutmaya çalışıp, sadece olanları giyiyorsunuz. Ve bir gün aldığım kiloları vereceğim diye inadınızdan alışveriş de yapmıyorsunuz. Etrafınızdaki çoğu insan durumu fark etmiyor, ya da etmemiş gibi yapıyorlar. Ta ki "daha verme böyle iyisin" diyen insanların biri "kilo mu aldın?" diyene kadar... Ne yapacaksınız?...

Tatlı ve kokainin beyinde yeri aynıymış. (İnternette arattım karşıma bu çıktı)
Dolayısıyla her tatlı yiyişinizde daha çok tatlı yemek istiyorsunuz. Olan şuydu: Her iş çıkışı eve doğru yürürken bakkalı gördüğüm anda beyinde aynı sinyal yanıyordu: "Tatlı mı yesem acaba?". Eğer kendime hakim olamazsam gidip alıyordum. Ve yedikten sonra, akşam yatmadan önce aynaya baktığımda, devasa bir suçluluk duygusu hakim oluyordu; ama bir şeyi değiştiremiyordum ve ertesi gün yine aynı şeyi yapıyordum.

Tatlı bağımlılığımı fark edeli epey oldu, ve bunun üstesinden gelebilmek için birçok kez farklı yöntemler denedim. Şimdiye kadar denemiş olduğum, ama her seferinde bir anlık iradesizliğimle son bulan çabalarımı sonraki bölümlerde aktaracağım...

10 Mayıs 2015 Pazar

İlk Kaçamak

Siz diyetinize devam ederken çevrenizdeki insanların boş durmadığını söylemiştim. Diyetinizin öncesinde size zayıflama tavsiyesi veren, başında "ne diyeti boşversene, bir günden bir şey olmaz!" diyen insanlar, siz ortalara/sonlara yaklaştığınızda bu sefer de "daha fazla verme, böyle iyisin" demeye başlıyorlar. Diyetiniz bittiğinde de deyişlerini "daha fazla verme", aynı kiloda dahi olsanız her gördüklerinde "kilo mu verdin?" ya da daha farklı şekillerde devam ettiriyorlar. Gerçek şu ki eski halinize alıştıkları için sizi her gördüklerinde daha da zayıflamışsınız gibi geliyor :) Ama eğer günün birinde fark edilir derecede kilo alırsanız ilk konuşan gene o insanlar olacak, emin olun.

İnsanlar konuşacak. Siz kilo verseniz de, alsanız da, aynı kiloda da kalsanız bir şekilde yorum yapacaklar. Ve sizin her durumda yapmanız gereken şey, kendi vücudunuzu kendi kendinize kontrol etmek, ve onlardan önce önce tartıya ve kıyafetlerinize, sonra kendinize güvenmek. Beslenme uzmanınız dışında hiç kimsenin söylediğini dikkate almayın.

İdeal kiloma düştükten sonra belki altı, belki sekiz ay kadar sabit kilomda kaldım, çok net hatırlamıyorum. Bu dönem boyunca diyet dönemimde olduğu gibi yanıma meyveler, kuru meyveler almayı unutmuyor, eski düzenimde beslenmeye devam etmeye çalışıyordum. İşyerinde ikram edilen tatlıları yemiyor, kilomu korumak için ciddi çaba harcıyordum. Hatırladığım ilk kaçamağım bir sabah saat 6 civarı oldu, buzdolabımın derin dondurucu fonksiyonu olmadığı için aldığım dondurma, koyduğum derin dondurucuda erimişti, ve canım bir önceki günden beri o kadar çok tatlı istiyordu ki sıvı haline gelmiş dondurmadan birkaç tatlı kaşığı yemiştim, işe gitmeden önce :) Şimdi düşününce çok komik ve çok masum bir kaçamakmış, devam etmeseymiş iyiymiş :)

2010 yazında yani bu kaçamağı yaptığım yaz, 1.5 kilo almış olduğumu fark ettiğimde karalar bağladım. Vermiş olduğum kiloları düşününce bu da komik geliyor, ama daha da çok kilo almaktan korkuyordum. Bunu fark ettiğimde yanımda olan yabancı bir arkadaşım, "üzülme bak tartı bozuktur belki" dedi, ve üşenmedik ikinci bir tartı aldık :)) Ama sonuç aynıydı. Gerçekten kilo almıştım. Lütfen gülmeyin ve anlamaya çalışın :)))

Genelde 1-2 kilo aldığınızda, ya da 3-4, yaptığınız şey biraz dikkat edip eski kilonuza geri dönmeye çalışmak oluyor. Dönebilirseniz ne ala, ama eski kilonuza döndükten sonra yapmamanız şey daha fazlasını geri almak. Ben de aynı şeyi yaptım, dikkat ettim. 2010 yılının sonbaharında Amerika'ya iş seyahatine gidecektim, en büyük korkum ordaki sağlıksız beslenme koşullarından dolayı kilo almaktı. Gittiğimiz restoranlarda sebze yemeği olmayınca, haliyle, sıklıkla salata yedim (çok leziz salatalar vardı), ve döndüğümde kendimi kilo almamış, aksine ideal kiloma dönmüş buldum. Bu şekilde birkaç 56-57 döngüsü yaşadım.

Arada bir 1 kilo almak tabii ki sorun değil, sorun asıl ben beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeye başladığımda başladı. Diyetimin son dönemi ve koruma dönemi hariç akşam yemekten sonra tatlı yemem yasaktı. Sadece iki istisna vardı : 1- balık, salata menümün ardından (haftada bir falan) bazen helva da geliyordu. (İlk yediğim helvayı unutamıyorum, paha biçilemezdi.)
2 - Koruma dönemimde haftada bir akşam 21:00 saatinde meyve yerine yaş pasta yiyordum.
Beslenme uzmanımın şöyle dediğini hatırlıyorum: "Eğer canınız çok tatlı istiyorsa, yemekten sonra tatlı yemeyin. Bunun yerine önce yiyin ki arkasından gelen yemeğin önünü kessin.

Bir gün işten eve dönerken yoldaki bakkaldan dondurma aldım ve akşam yemeğimin yerine dondurma yedim. Bu benim ilk hatamdı, işte bunu keşke yapmasaydım diyorum.

Devam edecek.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Günde 8 öğün - Bu ne biçim diyet?!

Zayıflama hikayeme dair bu kadar şey anlattıktan sonra eminim bu süre zarfında ne yediğim de merak ediliyordur.
Diyet menüm her ay değişiyordu, ama ana hatlarıyla açıklamaya çalışayım. Seçeneklere verdiğim numaraların birbiriyle kombinasyonların her gün değiştiğini düşünün.

Sabah (8:00-9:00) : Kahvaltı
Seçenek 1 - Domates, salatalık, peynir, zeytin, ekmek, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 2 - Domates, salatalık, peynir, yarım simit, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 3 - Beyaz peynirli tost, çay (ya da portakal suyu), 3 yarım ceviz
Seçenek 4 - Domates, peynir, zeytin, ekmek, yumurta, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 5 - Bir kase çorba, ekmek, 3 yarım ceviz

Ara öğün (10:00) : Meyve ya da kuru meyve
Kuru meyve seçenekleri : 3 kayısı, 3 incir, bir çay bardağı dut kurusu/yaban mersini/kara üzüm, elma vs... hayal gücünüze kalmış.

Ara öğün (11:00) : Meyve ya da kuru meyve (bazı aylar bu öğün yoktu)

Öğle yemeği (12:30-13:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - karpuz, peynir (en sevdiğim)

Ara öğün (15:00) :
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı

Ara öğün (16:00) : (bazı aylar bu öğün yoktu)
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı

Akşam (18:30-19:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - sebze soslu makarna, salata, yoğurt
Seçenek 10 - menemen, salata, yoğurt, bir dilim ekmek

Son öğün (21:00) : Meyve/kuru meyve

(Diyet menülerimi sağlayan ve bana zayıflama sürecimde sonsuz destek veren Hayriye Kuşçu'yu bir kere daha anarak)

Gördüğünüz gibi şapkadan tavşan çıkarmadım, gayet normal bir şekilde beslendim. :) Bu diyeti ilk yapışımda da diyet yapıyormuşum gibi gelmemişti, şu anda da gelmiyor. Daha çok içinden bazı maddeler çıkarılmış bir beslenme programı gibi. İlk günlerimde "fazla yiyor olmayayım, bu ne ya bu ne biçim diyet, kilo almayayım?" diye düşünsem de "daha ne kadar kilo alabilirim" diye düşünüp denemeye değer bulmuştum, birkaç gün sonra ilk "hasılatı" almaya başladım zaten. Diyete başladığınız ilk hafta vücudunuzdaki ödem atıldığından sanırım, 1-2 kiloyu hemen veriyorsunuz. Sonrasında zayıflamanız normal bir seyirde devam ediyor. Birkaç kilo verdikten sonra, vücudunuz diyeti "bir kıtlık dönemi" olarak algıladığı için zayıflamaya direniyor, ancak sabredip devam ettiğiniz takdirde zayıflamaya devam ediyorsunuz. Bu aşamada motivasyonu kaybetmemek çok önemli. Hatrı sayılır bir miktar kilo verdiğinizde zaten alışıp diyeti bırakmıyorsunuz.

Bence bir diyette motivasyonun ölümcül derecede önemli olduğu birkaç dönem var :
1 - İlk bir hafta, hatta ilk 3 gün. Bu dönemde verdiğiniz kararın tam olarak arkasında durmanız, ve motivasyonunuzu canlı tutabilmek için elinizden geleni yapmanız gerekiyor. Eğer gerçekten kilo vermek istiyorsanız birkaç günlüğüne verdiğiniz kararı hayatınızın merkezine koyun ve günün bir saati bile aklınızdan çıkarmayın. Bunu başarmada sürekli su içmenin bence fazlasıyla yararı var. Günlük tutmayı, ya da destekleyeceğini bildiğiniz insanlara bu kararınızı aktarmayı deneyebilirsiniz. Ben bir diyet partnerim (annem) olduğu için çok şanslıydım, belki sizin de birini bulmanız yararınıza olabilir. Diyet partneri demişken, bu blogun amacını unutmayın, ben ne güne duruyorum burda :)

2 - "Kıtlık dönemi alarmı" - Az önce bahsettiğim gibi bu dönemde diyetten asla vazgeçmeden istikrarlı bir şekilde devam etmeniz gerekiyor.

3 - "İndim 56'ya, kolaysa çıkma 57'ye" koruma dönemi - Koruma döneminde diyet dönemine benzer, ancak içine daha sık sütlü tatlı ve bir gün de yaş pasta katılmış bir şekilde beslenmiştim. Koruma menümü bir ay uyguladım, ama tabii ki daha uzun süre kilomu korumak durumundaydım :) Bu belki de bu yüzden en zor bölüm, bu konuyla ilgili tecrübelerimi sonraki bölümlerde paylaşacağım.

Bölümü bitirmeden önce, daha önce de belirttiğim gibi bir beslenme uzmanı olmadığımı, bu yüzden bu konuda tavsiye yetkim olmadığını bir kere daha hatırlatmak isterim. Lütfen beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeden önce bir beslenme uzmanına danışın.



8 Mayıs 2015 Cuma

"Armut" Olmak da Bir Yere Kadar

Bu konuda tepkili olmamdan mıdır bilmem, başka insanların kilo aldığını ya da verdiğini, eğer bariz bir değişiklik yoksa genelde fark etmem. Ancak diyetim esnasında kendimdeki değişiklikleri birer birer fark etmek, tartıdaki rakamlar azaldıkça vücudumun küçüldüğünü, önceden var olan kısımların artık orada olmadığını görmek, diyetimin en keyif verici deneyimiydi. Bunu gördükçe daha da heyecanlanıyor, daha da motive oluyordum.

Diyetim esnasında öğrendiğim gerçeklerden biri: Genetik yapımız, beslenme ve hareket alışkanlıklarımıza bağlı olarak hepimizin bir vücut şekli var. Kabaca "elma" ya da "armut" diyorlar. Ben "armut" tipli biri olarak, kiloluyken ailemin bazı bireylerinin ağzına sakız olan kalçamın, hiçbir zaman yok olmayacağını sanıyordum herhalde ki, ideal kiloma dönüp de o kalçalar görünürlüklerini neredeyse kaybedecek kadar küçüldüğünde fazlasıyla şaşırdım. Küçüklüğümden beri her aldığımız pantolonu belinden daraltmışızdır; bu yüzden kilo verme sürecim tamamlandığı zaman ilk defa alışveriş merkezine gidip kotları denemeye başladığımda denediğim üç kotun da tadilatsız bir şekilde üstüme oturmasına o kadar şaşırmış ve sevinmiştim ki. Yani sizin sahip olduğunuzu sandığınız hatlar, sadece siz onları doğaya iade edene kadar var. İdeal kilonuza geldiğinizde o "kilo veriyorum, burdan bir türlü gitmiyor" dediğiniz bölge orada olmayacak. 

Benzer şekilde normalden biraz daha zayıf olan bir arkadaşım ısrarla kalçasına kilo alamadığını söylemişti. Buna da katılmıyorum. Belirli bölgelere kilo alma eğiliminiz var, evet bu doğru, ama ben şahsen doğru beslenme ve hareket alışkanlıklarıyla ideal kiloma geldiğimde vücudumun dengeyi koruduğunu ve hatlarımın dengelendiğini deneyimledim. Zayıflamadan önce, kalçama göre daha ufak bulduğum birçok bölgemin kilo alınca büyüdüğünü, diyete başladıktan sonra da -en son kilo aldığım bölgelerden başlayarak- sırayla bütün bölgelerimin ufaldığını heyecanla izledim. Halbuki ben yüzüm sonsuza kadar büyük kalacak sanıyordum.

Zayıflama sürecim tamamlanana kadar, yani altı ay boyunca o anki vücuduma uygun kıyafet almamış, daha çok kıyafet daraltma yöntemine gitmiştim. İki kez daralttığım kıyafetlerim var. Bunun yanında artık eski saatimi takamadığım için daralttığım bir saatim de var :) Süreç devam ederken gittiğimiz saatçi metal kordondan bir parça çıkartırken, saat bileğime tam geliyor olmasına rağmen annem saatçiye "bir parça daha alın, anca olur" deyince adam kafayı kaldırıp şöyle bir bakmıştı. Bunun yanında ilkokul yüzüklerimi takabiliyorum ve ayak numaram 37-38'den 36.5'a düştü. İşte bunlar işin en eğlenceli sonuçları :)

Siz keyifle zayıflarken bir yandan çevrenizdeki insanlar boş durmuyor tabii. İyi ya da kötü, illa ki bir yorumları oluyor. Zamanla diyette olduğumu öğrenen ve zayıfladığımı fark eden babamın diyetten dolayı bana bir şey olacak diye ödü koptu ve anneme "Bu çocuğa bi' şey olursa hesabını senden sorarım!" diye söylendi. (Halbuki beslenme şeklime diyet demem bile başlı başına bir hata, hiç aç kalmadım ve çok sağlıklı bir şekilde zayıfladım.) Ama işin başında "aman canım ne diyeti!" diye kestirip atan çoğu eş dost, zamanla yeni düzeninize alışmaya başlıyorlar. Diyetim esnasında haftada 2-3 kez sütlü tatlı yiyordum. İlk haftalarda bana pilav yedirmeye çalışan en yakın arkadaşım aylar sonra "sen kafana koyduğunu yapıyorsun" dedi, yeni düzenime saygı gösterdi ve listemde tatlının olduğu perşembe günleri bizim tatlı günümüz oldu. İnsanların size bakış açılarını değiştirmeleri, (bknz. bölüm "Benim Hikayem") insanların sizi fiziksel özelliklerinize göre nasıl yargıladıklarını/değerlendirdiklerini görmek, size çok şey öğretebiliyor. Yıllar sonra eski halimi bilmeyen birtakım arkadaşların nüfus cüzdanımı gördüğünde "Oha, sen neymişsin yahu? Ay parçası!" diye haykırması, açıkçası iyi bir şey mi, kötü mü kestiremiyorum...


6 Mayıs 2015 Çarşamba

Hatrım için ye! Ölümü gör ye!

Bugün blog yazmaya başlayışımın 3. günü, itiraf etmeliyim ki bu iş beni inanılmaz derecede motive ve mutlu ediyor. Bu işe mümkün olduğu kadar uzun bir süre devam edeceğim.

Diyet yapmak, listemdeki yiyecekler benim için o kadar esnek ve kolaydı ki çevremdeki çoğu insana söylemeden günlerce idare edebildim. Diyete başladıktan birkaç (iki?) hafta sonra arabada bir akrabamızın evinin önünde beklerken babam şoför koltuğundan arkaya dönüp bana "sen zayıfladın mı?" diye sordu. Duyduğum mutluluğu tarif edemem.

Gene hatırlayamadığım bir süre sonra yazlığa, babaannemlerin yanına tatile gitmiştim. Diyet yaptığımı ilk başta sadece kuzenime söyledim. Diyetim günlük yaşama ve sabah-öğlen-akşam yemek menülerine o kadar uyuyordu ki (avokadolu salata, portakal soslu bilmemne şeklinde kısıtlayıcı değildi) babaannem ilk birkaç gün hiçbir şey anlamadı. Sonunda söylemek zorunda kaldım çünkü bariz bir şekilde karşısındaki insan pilav, bisküvi, tatlı gibi seçenekleri sürekli reddediyor ve mütemadiyen su içiyordu :) Peki neden mi söylemedim? Çünkü insanlara "ben bu pastayı/tatlıyı/pilavı yemek istemiyorum" dediğinizde çoğu zaman şu tepkiyle karşılaşıyorsunuz: "Ay boşversene n'apacaksın diyeti, kilon falan yok senin!" "Gel boşver bi' kereden bir şey olmaz!" (Hayır efendim, aksine, tam olarak "bir" kereden bir şey olur) "Hatrım için ye! Ölümü gör ye!" (?!?)
İnsanlardaki bu "yedirme" isteği nerden geliyor gerçekten anlamıyorum. Belki bir çeşit suç ortaklığı, belki hiç kimse karşısındaki insanı kendisi kadar umursamadığı için. 70 kilodan 56 kiloya düştüm yaklaşık altı ayda, ve yemin ediyorum bana uzatılan tatlı vs'yi yememek beni kendi adıma asla zorlamadı. Zorlayan, karşımdaki insanlara durumu açıklama ihtiyacımdı. "Yok yemiyorum teşekkür ederim", "Evet ben böyle besleniyorum", "Diyetteyim evet". İnanır mısınız misafirliğe giderken bile tatlı götürmek zulüm geliyor bu yüzden. Tatlıyı götürüyorum ama ben de yemek zorundayım çünkü yemiyorum dersem.... bla bla.

Sorun şu ki sizin dışınızdaki insanların beslenme alışkanlıkları, daha doğrusu sizin "eski" beslenme alışkanlıklarınız o kadar sağlıksız ki dışarıda yiyecek şey de bulamıyorsunuz. Ara öğün yapmak istiyorsunuz, evden yanınıza almadıysanız yandınız. Kantin, kafe gibi yerlerde -gene şimdi eskiye nazaran daha iyi de- meyve, kuru meyve bulmak çok zor. Ne meyvesi, içinde ekmek bulunmayan herhangi bir yemek -salata dışında- bulmak bile zor. Bulacağınız yemeği size söyleyeyim: Diyet menü adı altında sebze haşlama (sebze haşlama ne la?!). 5 yıldır masa başı bir işte çalışıyorum ve çok erken saatte işe başlıyorum. Çalıştığım yerdeki çoğu insan sabah kahvaltısı ihtiyacını yakındaki -şirketten bağımsız- bir büfeden karşılıyor. Birkaç ay öncesine kadar büfenin bize sunduğu "kahvaltı" imkanları şunlardı: Kaşarlı tost, sucuklu tost, karışık tost, beyaz peynirli kepekli tost (buna da şükür), sandviç (beyaz peynirli, jambonlu, kaşarlı vs), simit, simit tost (Allah muhafaza, hiç tanışmamanızı tavsiye ederim). Böyle bir yerde evden kahvaltı/yemek getirmiyorsanız nasıl sağlıklı beslenebilirsiniz? Bu bağlamda bence insanlar diyetten daha zor. Diyet dönemimdeyken en sık düşündüğüm şey tatlı ve unlu mamüller satan/servis eden yerler yerine meyve, kuru meyve salatası yapan restoranlar/kafeler olsaydı işimin ne kadar kolaylaşacağı idi. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için diyetim boyunca yanımda meyveler, kuru meyveler taşıdım. Yazlığa bile evden ceviz götürdüm (öncesinde telefon edip "evde ceviz var mı" diye sormuştum) :)

Neyse ki babaannem durumu öğrendiğinde anlayışla karşıladı, ve o zamandan beri tüm ailem yemediğim gıdalara saygı gösterir. 2009'dan beri hayatımdan çıkardığım, hala da günlük hayatımda bulunmayan gıdalar patates, pirinç, kaşar ve mısırdır. Bu dörtlü evime uğramazlar, yemeklerin içinden patatesi ayıkladığım çok görülmüştür. Şerbetli tatlılarla sadece arkadaş ortamında haşır neşirimdir, marul evde misafir yoksa eve uğramaz, gazlı içecekler ve cipsler de aynı şekilde. Diyet zamanında hiç alakamın olmadığı -belki de hoşunuza gidecek- bir yiyecek grubu da diyet yiyeceklerdi :) Kepek, diyet bisküviler, müsliler. "Senin vücudunun bunlara ihtiyacı yok" dedi beslenme uzmanım, evet doğru, benim vücudumun bunlara ihtiyacı yok. Size şaşırtıcı ama sevindirici bir şey söyleyeyim: Abur cubur yemediğim bir altı ayın ertesinde ilk defa bisküvi yediğimde midem bulanmıştı. O iki hamlede ağzınıza attığınız bisküvinin içinde aslında sürüyle koruyucu ve sizin normalde saf olarak ağzınıza atmayacağınız maddeler var. Vücudum altı ay boyunca bu maddelere olan bağışıklığını yok etmişti, bu yüzden altı ayın sonunda "ne yedim la ben?" tepkisi verdi. Kötü haber ise benim bu ilk bisküviden sonra aburcubur alışkanlığımı tekrardan vücuduma edindirecek yeteri miktarda aburcubur vermiş olmam, bu yüzden bu yiyecekleri gördüğümde canım çekiyor. Sevindirici şeyse pilav, patates, mısırı aramıyorum; çünkü bunların içindeki şeker ve nişastaya vücudumu alıştıracak kadar çok yemedim bunlardan. Bu demek oluyor ki bir yiyeceği canınızın çekmemesi için bir süre onu vücudunuzda bulundurmamak yetiyor da artıyor bile.

Bugünkü yazımı bitirmeden önce eklemek istediğim bir şey var: Bu blogta yazdıklarım ve yazacaklarım, yediklerim, yemediklerim, hayatımdan çıkardığım gıdalar vs, bu benim yolculuğum. Ben bir beslenme uzmanı değilim, bu yüzden size tavsiye verme yetkim yok. Lütfen bu blog'u bu gerçeği düşünerek okuyun ve beslenme alışkanlıklarınızı ayarlamadan önce lütfen bir beslenme uzmanına danışın. Bu blog sadece bir motivasyon ve destek platformudur, yazara ve okuyuculara bir "yolculukta" en gerekli şeyi aşılamak için yazılmıştır : İrade.


5 Mayıs 2015 Salı

Bir Çay Kaşığı Pirinç ve Bir Yudum Su

Beslenme üzerine eğitim almamış, sadece 2009'dan beri pratik yapan bir insan olarak söylüyorum, :) eğer kilo kaynaklı olmayan ciddi bir hastalığınız yoksa, fazla kilo psikolojik bir problemdir. Hatta kendim adına, daha da ileri gideyim, sadece ama sadece psikolojik bir problemdir.

2009'dan öncesine gitmek istiyorum bu yazımda.

2007 yazıydı, ben hayatımda ilk defa diyet yaptım. Çok ayrıntılı olarak hatırlamasam da yediğim miktarı azalttığımı, o dönemdeki staj ve sosyal yaşantım dolayısıyla istemeden de olsa çoğu akşam yemek yemediğim için çok zorlanmadan 3-4 kilo verdiğimi hatırlıyorum. O yazın ardından yurt dışında bulundum, ve 5-6 ay daha her ne kadar doğru beslenmesem de (sıklıkla ama -itiraf: yanımdaki arkadaşlardan utandığım için (!) az miktarda - makarna, pizza yiyordum) kilo vermeye devam ettim; yanlış hatırlamıyorsam yazdan o zamana kadar 67 kilodan 62 kiloya düşmüştüm; ve bu benim için çok sevindiriciydi. Bu 5-6 ayın ardından, 19 yaşında bir genç kızın başına gelince üzüntüden deli divane olacağı, ancak aradan birkaç yıl geçince gülüp geçeceği bir çeşit sahne oynandı hayatımda ve ben tahmin edeceğiniz üzere kendimi yemeğe verdim.

Yanlış hatırlamıyorsam haftada 3-4 gün pizza ısmarlıyordum, diğer günler çoğunlukla makarna yiyordum. Yediğim nutellalı üçgenlerin, ekmek üzerine sürülmüş krem peynirlerin, çikolataların haddi hesabı yok. Türkiye'ye döndüğümde eski kiloma (67) geri dönmüştüm. Döndüğüm yıl (2008) da haftada 3-4 akşam pizza, diğer günler dürüm vs. şeklindeki beslenmeme devam ederek 69.9 kiloya kadar çıktım. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, 69.9 kilo Haziran 2009'da, yani diyete başladığımda tartıda gördüğüm kilo; tartıldığım o güne kadar, bulunduğum durumdan o kadar mutsuzdum ve görebileceğim rakamdan o kadar korkuyordum ki aylardır tartıya çıkmaya cesaret edememiştim. O gün benim tam anlamıyla "gerçeklerle yüzleştiğim" gündür.


Üniversitenin tatil olduğu 2009 yazı memlekete döndüğümde, annem gün içinde mütemadiyen su içiyordu. "N'apıyorsun anne??" dedim. Annemin yıllardır yaptığı diyetler meşhurdur, akupunkturdan karbonhidrat-protein karıştırmama diyetine kadar denemediği diyet kalmadı. 5 kilo vermiş, sonradan beslenme uzmanım olacak Hayriye Kuşçu'dan yardım alıyormuş, hikayesini anlattı. Çok etkilendim. Daha önce hiç diyetisyene gitmemiştim, neden denemeyecektim ki? Ne kaybedebilirdim? Böylece 16 Haziran günü annemle beraber aylar sürecek bu yolculuğumun ilk adımını attık.

Ben tam anlamıyla psikopat bir "beslenme öğrencisi"ydim! Diyetim boyunca kaçamak yapmadım ve listemdekilere bire bir uydum. Diyete başladıktan bir ya da iki hafta sonra şehir dışına, en yakın arkadaşımın evine gittim, gece onda kalacaktım. "Ne yapayım sana söyle?" dedi arkadaşım, "Ne istersin?.. Şööyle tereyağlı bir pilav mesela?" "Yok canım" dedim, "istemiyorum". Çünkü o akşam yemem gereken 'baklagil' barbunyamı yanımda götürmüştüm! Birkaç defa daha ısrar etti, sonunda çemkirdim: "Bana bak, o bir tencere pilavdan bir çay kaşığı bile yediremezsin bana!!!" Bu olay arkadaşımla aramızda asla unutulmayanlar listesinde yerini almıştır :)

Benzer bir şekilde diyetim sırasında bulunduğum pek çok yere yemek götürdüğüm olmuştu; diyetimin bir ayı boyunca staj yaptığım yere her gün yemek götürmüştüm, o dönemde öğrenci yurdunda konaklıyor olmama rağmen.

Diyetimde en önemsiz gibi görünen, ama aslında en önemli maddelerden biri suydu: Günde en az 2.5 litre su içmeliydim, her üç saate yarım litre su yayılacak şekilde. Bu, yaklaşık her 10 dakikada bir yudum su içmek demekti, ve ben bunu gerçekten yapıyordum! Asla pişman değilim:) Bu kararlılığım benim başarımın anahtarı oldu. Şu zamana kadar beslenme ve diyet konusunda öğrendiğim tek bir şey varsa o da bu işte en kritik noktanın irade olduğudur. Bu yüzden diyorum, fazla kilo psikolojik bir problemdir.

Keşke bu kararlılığım hep sürseydi... Hikayem devam edecek.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Benim Hikayem

Böyle bir blog yazmayı uzun zamandır istiyordum, ancak hiçbir zaman vakit ayıramamıştım. Bir çoğumuz gibi benim de yediklerim, beslenme alışkanlıklarıma verdiğim önem hayatımın büyük alanını kaplıyor ve ne yazık ki belki de fazlasıyla gündemimde. Bunun nedenini anlatmak istiyorum önce...
Biraz geriye gidelim. Aşağıda göreceğiniz notlar belirtilen tarihlerde şahsım tarafından yazılmıştır, aradaki bazı bölümler silinmiştir:


19 Haziran 2009
"...Geçen perşembe yani 16 Haziran'da hayatımda ilk defa diyetisyene gittim ve diyetimin 4. günündeyim...... Son zamanlarda oldukça kilo aldığımdan ve artık görünüşüme bir son vermek istediğimden bir deneyeyim diye diyetisyene gitmeye karar verdim.....4.gündeyim bütün gün yiyorum. Haha. Ama canım ne tatlı çekti ne de listemde olmayan başka bir şey. İlk gün eve geldikten sonra tartıda giysisiz halimle 69.9 gibi bir şey gördüm... Her gün de 20 kilo verirsem diye düşünmeden edemiyorum. 36 beden. Dile kolay. 50 kiloyu yıllardır tartılarda görmedim... İnanıyorum, YAPABİLİRİM."

13 Eylül 2009
"...Bugün sabah tartıda 62.2 gördüm..."

25 Eylül 2009
"Annemle bu çarşamba günü Selanik'ten döndük.....Otelin mayalı besinler ve salam, kaşar, meyve hoşafı gibi bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen kahvaltısı bizi çileden çıkardı ama domates ve peynir getirerek açığı kapattık, napalım.... Çay içmek için oturduğumuz yerde bize ikram edilen kurabiyeleri de elbette yemedik.... Vücudumun üst kısmı kollar ve göbek dışında tamamen inceldi....fotoğraflardaki silüetimden oldukça memnunum!.....Allahım, hayatımda o kadar güzel vitrinler gördüğümü hatırlamıyorum! Tüm kıyafetleri almak istedik! Sondan bir önceki gün ilçe Kalamaria'ya gittik, ordan bana şu an dar gelen ancak 15 gün sonra olacağına inandığımız :) bir kot elbise aldık!.... girdiğimiz her mağazada kıyafetleri çok dar olmasına rağmen almamız ordaki insanları dumurdan dumura koşturdu!.."

26 Ekim 2009
"..dijital tartıya göre 60.?, hafta sonu tartıldığım klasik tartıya göre 59'um. 60'ın altına yılların ardından ilk düşüşüm.... Allahım hiç unutulmayacak bir şey bu, yedikleri tatlıları sıralıyorum:
- ...tulumba tatlısı
- Baklava
- Sütlü nuriye
-...pasta (muzlu-çikolatalı)..."

17 Kasım 2009
"Dijital tartıda 59.2 gördüm geçen gün. Herhalde 8 yıldır falan ilk defa 50'li kilolar görüyorum tartıda. Artık balıketliyim. Altım 38 oldu..... Yatarken kaburga kemiklerim batıyor, otururken kürekler. Otururken dirseğimi belime yaslamışım, o kemiğe denk gelmiş, morarmış..."

23 Kasım 2009
"... Zayıfladıktan sonra beni süzüşünü hiç unutmayacağım. Eğer ümitlenişim bu yüzdense sustur içindeki ümidi, sırf bu yüzden böyle bir düşünceye sahip olmamalısın. Sen 72 kilo da olsan, 52 kilo da olsan, aynı insansın. Başkalarının gözünde de sırf bu yüzden değişiyorsan bu işte doğru olmayan bir iş var demektir."

Doğduğumda 4 kilo 250 gramdım, çocukluğum boyunca hep tombuldum. Çocukluğum boyunca arkadaşlarımın "şişko" diye alay etmelerine, ailemin vücuduma, beslenme ve hareket alışkanlıklarıma  çoğu zaman üzen ve kıran müdahalelerine maruz kaldım. Benim için kilom, aynada gördüğüm görüntüden, giyemediğim kıyafetlerden, çevremdeki insanların baskılarından dolayı acilen kurtulmam gereken ama nasıl kurtulacağımı bilemediğim korkunç bir sorundu. Hayır obezite sorunum yoktu, tartıda gördüğüm maksimum kilo 69.9'dur (19 Haziran 2009). Ama bilenler bilir, kilo alımı aşamalı gerçekleşen bir süreçtir, 21 yaşında 70 kilo olan bir genç kızın kötü beslenme ve hareket(sizlik) alışkanlıklarıyla obezite sınırına dayanması mümkündür. Bu yüzden hayattaki en büyük korkularımdan biri kilo almak, daha da kilo almaktı. 2009 Haziran'da beslenme uzmanına gitmek hayatımda aldığım en iyi kararlardan biridir. (Burdan Hayriye Kuşçu'ya ayrıca binlerce teşekkür.)

Bu bölümü burada sona erdiriyorum. Anlatım bir sonraki bölümde devam edecek.