Triangolo di Nutella'yı yedikten sonra birkaç gün daha işe gittim ve hop, bayram geldi ve tekrardan seyahate çıktım; bu sefer babamla. 3-5 günlük tatilimizi Trakya ve çevresinde geçirecektik. Bu günler aslında Sıfır Şeker'e başladığımdan beri "ne zaman, nasıl olacak" diye düşündüğüm günler olacaktı: misafirliğe gitmek, misafir ağırlamak, dışarda yemek yemek, seyahate çıkmak genelde diyetimizi sabote eden ve bütün düzenimizi bozan eylemlerdir; asıl sınavı bunları yaparken veririz ve kendimize en çok bu zamanlarda hakim olmamız gerekir. "Ölümü gör ye!", "Aaa, kendi getirdiğin çikolatalı fıstıklı pastayı yemeyecek misin?", "Bir daha nerde bulacaksın"lar havada uçuşup durur. Bu yüzden Trakya da benim için bir sınavdı: Hele ki listemdeki psikopat tatlıların arasında Keçecizade'nin Acıbadem Kurabiyesi dururken.
Babamla atladık arabaya gidiyoruz. Arabanın yan koltuğunda oturmuş internetten gidilmesi tavsiye edilen yerleri okuyorum, babam yemeğe aşırı derecede düşkün olduğu için özellikle de restoranları. Neyse ki o konuda kendisine çekmemişim, malum ben hiç düşkün değilimdir (!). Yani ne bileyim, en azından bendeki düşkünlük sadece tatlıda var :) Etin balığın içine düştük, tek tesellim tatlı yemiyorum. Her gün bir-iki kasaba/şehir görüyoruz, geze geze gidiyoruz ama benim aklım tek bir yerde. Edirne'de bir türlü adını ezberleyemediğim Kahkecizade, yok, Keçecizade'de.
Edirne'ye hava kararmadan varıyoruz. Hayır, Acıbadem Kurabiyesi almadan geri dönmeyeceğim. Yok, yanlış anlaşılmasın, Acıbadem Kurabiyesi'ni ben yemeyeceğim, babama yedireceğim!
Yıllar önce bir arkadaşımın düğünü için gitmiştik Edirne'ye; bir grup arkadaş Keçecizade'nin dükkanına girdik. Badem ezmeleri, kurabiyeler, acıbadem kurabiyeleri muhteşem görünüyordu. Benim gibi tatlıya düşkün bir arkadaşımın bir kutu badem ezmesi alıp, onu daha geri dönmeden bitirdiğini hatırlıyorum; bense badem ezmesini değil de, acıbadem kurabiyesini beğenmiştim. Orda yediğim acıbadem kurabiyesinin farkı, gerçekten bademden yapılmış olması. Diğer her yerde Acı"badem" kurabiyesini fındıktan yapıyorlar (niyeyse).
Orda Acıbadem kurabiyesini tattıktan sonra çok beğenip, bir kere de şirkete ısmarlamıştım. Yıllar sonra bir gün, yaşadığım şehirde Keçecizade'nin bir şube açtığını öğrenince çok sevinmiş, fırsat bulur bulmaz bir kurabiye de o şubeden almıştım. Aylar sonra tekrar kurabiye almak için oraya gittiğimde dükkanın yerinde yeller esiyordu. Sonuç: hüsran. Tabii bunların hepsi Sıfır Şeker'den önceydi :)
Tahmin edebileceğiniz üzere tatil boyunca tatlı yemediğim için yoğun baskılara maruz kaldım. Başlıklardan bazıları:
- Tatlı yememenin nasıl da saçma bir hareket olduğu ve her şeyden az az yemek gerektiği
- Sabah kafamızın çalışması için beynimizin glikoza ihtiyaç duyması ve meyvenin bunun yerini tutamaması
Karşılaştığımız bütün tatlı ikram eden insanlara da "benim diyette olduğum" itinayla söylendi elbette. Kızmıyorum, aksini de beklemiyordum ("ölümü gör ye!" sendromu).
Her şeye rağmen "Edirne'de Keçecizade'yi bulmak istiyorum" dedim.
Keçecizade'yi arıyoruz, ama ilk başta bulamadık. Karşılaştığımız taksi şoförlerine bir Selimiye'yi, bir de Kahkecizade, pardon (düzeltiyorlar) Keçecizade'yi soruyoruz. En sonunda bulduk. Şimdi yandım işte; tatlı mı alıyorum şimdi? Peki ya ne yapacağım tatlıyı? Babamı geldiğimizden beri buraya sürüklüyorum, şimdi de "ben tatlı yemiyorum" diyemiyorum. Bana tatlı yedirmeye çalışan babama "ben yemeyeceğim, sen ye bunu, bak ne güzel tatlı" da diyemiyorum. Hiç çaktırmadan "ben bir tane acıbadem kurabiyesi alayım" diyorum. Babam dükkandan bir şey almıyor, gayet normal bir şekilde dükkandan çıkıyoruz.
Babam diğer dükkanlardan Antep fıstıklı ve ballı kurabiyelerden alıyor. İçinde nerdeyse yok kadar şeker varmış (hadi ordan). Tadına bakmak için nohut kadar alıyorum (almayaydım iyiydi). Akşam yemekten sonra ve ertesi gün "çıkar bakalım şu acıbadem kurabiyesini, tadına bakalım" diyor. Komik olan, ben bu kurabiyeyi zaten ona yedirmek için almıştım, ama bu sefer kıyamıyorum, ya da aşırı derecede kararsız kalıyorum, sanki o kurabiyeyi açarsam ben de yemek zorunda kalırım diye korkuyorum! "Ha, yok, senin kurabiyelerden açalım" diyorum, sanki benimkini açsak mundar olacakmış gibi. Bir de trip yiyorum, "anladım," diyor, "sen onu başkasına aldın herhalde!". Bir şey diyemiyorum, ama kurabiyeyi de açmıyorum!
Eve döndük artık, elli defa tereddüt etmeme rağmen kurabiye hala paketinde, duruyor. İyi de, n'apacağım ben bu kurabiyeyi? Mutfak masamın üzerine koyuyorum, kıyıp da hiçbir arkadaşıma götüremiyorum! Aslında korkum, daha çok, beğenilmemesi. Benim bu kadar beğendiğim bir kurabiyeyi götürmem için sadece bir arkadaş seçme hakkım var. Ya beğenilmeyip mundar olursa? :D
Kurabiye bir ya da iki gün masanın üstüne kalıyor; herhangi bir olaydan moralim bozulduğunda Keçecizade poşetine bakıp bağırıyorum: "Hayır, seni yemeyeceğim!" :)))) Hayır bir şey değil, bu sefer bozulup gerçekten mundar olacak!
Kurabiyeyi alıp anneme götürdüm. Annem ertesi gün yorumlarını bildirdi: "Vallahi, azcık tadına bakayım diye açmıştım, ama mmm, yani, git gel git gel, bir baktım bitirmişim, off, aman..." diye devam etti. Kurabiye doğru adresini bulmuştu, ben de misyonumu tamamlamıştım. Mutluydum :)
sağlıklı bir beden ve doğru beslenme alışkanlıklarına sahip olmak için kurulmuş bir motivasyon ve destek platformu - hem yazar hem okuyucular için
28 Ekim 2015 Çarşamba
27 Eylül 2015 Pazar
Triangolo di Nutella
Envai çeşit sütlü tatlının ve çöreklerin yendiği ülkeden döndüm, bir hafta önce. Tatlıdan uzak kalmak seyahatteyseniz daha da zor. Ama başardım. İşin aslı hamur işlerinden de uzak kalmam gerekir, ancak bu kadar yapamıyorum. Daha motive olduğumda ve kendimde bunun için yeterince güç bulduğumda umarım bunu da yapacağım. Şimdilik en azından beslenme düzenimin yapıtaşına sadık kalıyorum: Sıfır Şeker'e.
Geçen yazımda "Triangolo di Nutella"yı bulursam yiyeceğimi, irade kaçağı gibi algılanmasın diye bunu yazdığımı söylemiştim. Başka herhangi bir tatlıya izin yoktu. Sıfır dondurma, sıfır çikolata. Dondurmacıya girip yanımdaki iş arkadaşıma "bence bundan al, bu güzeldir" diye tavsiyelerde bulundum, çikolatacıya girip "aileme çikolata götürsem mi" diye düşündüm, sonra almamaya karar verip 5 dakika sonra dükkandan kendimi dışarı attım. En son hatırladığım şey dükkanın karşısında kuru meyve kemiriyor olduğumdu. ("Neden kendine bu işkenceleri yapıyorsun" diyenlere itiraflarımla ilgili olan yazımı okumalarını tavsiye ediyorum.) Her tatlı teklif edildiğinde cevabım aynıydı: "sadece tek bir tatlıyı yiyebilirim".
Ama arkadaş, nasıl bir tatlı seçmişim ben de mübarek! Hiçbir yerde bulunmuyor! Girdiğim her kafede sorduğum soru: "Triangolo di Nutella?"; ve aynı boş bakışlar. Altın renkli (belki altın kaplamalı), kocaman bir avizenin salonun ortasından salındığı, muhteşem görünümlü bir kafeye girmiştik ilk gün. Garson hanımefendi ne istediğimi anlamıştı: "Haa, ben anladım neden bahsettiğinizi. Ama o bizde yok. Bir keresinde ben de yemiştim. Ama size bir sır vereyim mi, onları genelde derin dondurucudan hazır halde çıkartıp fırına atıyorlar. Bizde ise sadece taze çörekler var. O aradığınızı küçük bar gibi yerlerde bulabilirsiniz." Ne yani, dondurulmuş ürün müydü benim bunca zamandır aradığım?? Bu hayal kırıklığımı bir kenara koyup başka kafelerde çöreğimi aramaya devam ettim.
Günlerce aradıktan sonra çöreğimin normal kafelerde bulunmadığına, muhtemelen sadece yıllar önce okumuş olduğum okulun kantininde satılan bir çörek olduğuna kanaat getirdim. Triangolo di Nutella'nın belli ki ülkenin birçok yerinde esamesi okunmuyordu ve bu basit çörek sadece okul kantininde satılan bir efsaneydi! Bunun için okula gitmeyi gözüm yemiyor değildi, ama aksiliğe bak ki çalıştığımız yer şehir merkezinden bir saat kadar uzaktı ve işten de 6'da çıktığımız için benim okula varmam 7'yi bulacaktı. Bir gün 5'te çıktık işyerinden, ve döndüğümüzde direkt olarak okula gittim. Yıllar sonra tekrar gittiğim okulum hafızamda yeniden canlanıyordu, her adımda oradaki anılarımı, sınıflardaki derslerimi, arkadaşlarımı, sınavlarımı hatırlıyordum. Okulun kantinini bulmak zor olmadı, ama puff! kantin 5'te kapanmıştı. Triangolo'dan ümidimi artık kesmiştim, kantinin açılış saatine yetişmem hiç mümkün olmayacaktı. Hayal kırıklığı :( ve acı-tatlı bolca nostalji içerisinde okuldan ayrıldım. Çiseleyen yağmurda yürüdüm, ve bu hüznü telafi etmek için mousse yedim. Şaka şaka, ne mousse'u, muz yedim :), Triangolo'yu yiyemediğim için ölmedim yani, sıkıntı yok :))
Cuma günü biraz erken çıktık otelden, ilk defa 15 dakika erken gittik işyerine. Kahve içmek için işyerinin dibindeki kafeteryaya uğramayı önerdim arkadaşıma, ve hiç ummadığım bir şekilde orda buldum Triangolo'mu. Yıllardır kurmadığım o cümleyi kurdum: "Un cappuccino ed un triangolo di Nutella per favore". Benden mutlusu olamazdı :) Aylar sonra tatlı yemek nasıldı diye soracak olursanız, ummadığım kadar sıradan. Hayatımın en büyük hazzı değildi, hayır. Sadece uzun zamandır yemediğim o çöreği yemek, eski bir tadı yeniden almak, nostaljikti sadece. Ama pişman da olmadım yediğime.
Sorun şu ki, bir tatlıyı (genel olarak konuşuyorum) yedikten sonra mutlu olmuyorsunuz, aksine kötü hissediyorsunuz. Bütün derdiniz o tatlıyı yiyene kadar. Böyle hissediyorsam biliyorum ki evet gerçekten o tatlıyı yememeliyim. Yedikten sonra pişman olmayacaksam, yediğimden haz duyacaksam yemeliyim.
Aylardır tatlı yememek beni hamur işlerine, envai çeşit peynire düşkünlüğe yönlendiriyorsa, hiç huyum olmadığı halde krema ve çikolata barındıran kahvelere yönleniyorsam, aylardır tatlı yemediğim halde her yerde fellik fellik Triangolo'yu arıyorsam burda bir sorun olmalı. Tatlıyı yemek benim için normal bir yemeği yemekle aynı değerde olduğu zaman normal bir beslenme kafasına sahip olduğumu anlayacağım. Biliyorum ki şu anda o noktada değilim.
Geçen yazımda "Triangolo di Nutella"yı bulursam yiyeceğimi, irade kaçağı gibi algılanmasın diye bunu yazdığımı söylemiştim. Başka herhangi bir tatlıya izin yoktu. Sıfır dondurma, sıfır çikolata. Dondurmacıya girip yanımdaki iş arkadaşıma "bence bundan al, bu güzeldir" diye tavsiyelerde bulundum, çikolatacıya girip "aileme çikolata götürsem mi" diye düşündüm, sonra almamaya karar verip 5 dakika sonra dükkandan kendimi dışarı attım. En son hatırladığım şey dükkanın karşısında kuru meyve kemiriyor olduğumdu. ("Neden kendine bu işkenceleri yapıyorsun" diyenlere itiraflarımla ilgili olan yazımı okumalarını tavsiye ediyorum.) Her tatlı teklif edildiğinde cevabım aynıydı: "sadece tek bir tatlıyı yiyebilirim".
Ama arkadaş, nasıl bir tatlı seçmişim ben de mübarek! Hiçbir yerde bulunmuyor! Girdiğim her kafede sorduğum soru: "Triangolo di Nutella?"; ve aynı boş bakışlar. Altın renkli (belki altın kaplamalı), kocaman bir avizenin salonun ortasından salındığı, muhteşem görünümlü bir kafeye girmiştik ilk gün. Garson hanımefendi ne istediğimi anlamıştı: "Haa, ben anladım neden bahsettiğinizi. Ama o bizde yok. Bir keresinde ben de yemiştim. Ama size bir sır vereyim mi, onları genelde derin dondurucudan hazır halde çıkartıp fırına atıyorlar. Bizde ise sadece taze çörekler var. O aradığınızı küçük bar gibi yerlerde bulabilirsiniz." Ne yani, dondurulmuş ürün müydü benim bunca zamandır aradığım?? Bu hayal kırıklığımı bir kenara koyup başka kafelerde çöreğimi aramaya devam ettim.
Günlerce aradıktan sonra çöreğimin normal kafelerde bulunmadığına, muhtemelen sadece yıllar önce okumuş olduğum okulun kantininde satılan bir çörek olduğuna kanaat getirdim. Triangolo di Nutella'nın belli ki ülkenin birçok yerinde esamesi okunmuyordu ve bu basit çörek sadece okul kantininde satılan bir efsaneydi! Bunun için okula gitmeyi gözüm yemiyor değildi, ama aksiliğe bak ki çalıştığımız yer şehir merkezinden bir saat kadar uzaktı ve işten de 6'da çıktığımız için benim okula varmam 7'yi bulacaktı. Bir gün 5'te çıktık işyerinden, ve döndüğümüzde direkt olarak okula gittim. Yıllar sonra tekrar gittiğim okulum hafızamda yeniden canlanıyordu, her adımda oradaki anılarımı, sınıflardaki derslerimi, arkadaşlarımı, sınavlarımı hatırlıyordum. Okulun kantinini bulmak zor olmadı, ama puff! kantin 5'te kapanmıştı. Triangolo'dan ümidimi artık kesmiştim, kantinin açılış saatine yetişmem hiç mümkün olmayacaktı. Hayal kırıklığı :( ve acı-tatlı bolca nostalji içerisinde okuldan ayrıldım. Çiseleyen yağmurda yürüdüm, ve bu hüznü telafi etmek için mousse yedim. Şaka şaka, ne mousse'u, muz yedim :), Triangolo'yu yiyemediğim için ölmedim yani, sıkıntı yok :))
Cuma günü biraz erken çıktık otelden, ilk defa 15 dakika erken gittik işyerine. Kahve içmek için işyerinin dibindeki kafeteryaya uğramayı önerdim arkadaşıma, ve hiç ummadığım bir şekilde orda buldum Triangolo'mu. Yıllardır kurmadığım o cümleyi kurdum: "Un cappuccino ed un triangolo di Nutella per favore". Benden mutlusu olamazdı :) Aylar sonra tatlı yemek nasıldı diye soracak olursanız, ummadığım kadar sıradan. Hayatımın en büyük hazzı değildi, hayır. Sadece uzun zamandır yemediğim o çöreği yemek, eski bir tadı yeniden almak, nostaljikti sadece. Ama pişman da olmadım yediğime.
Sorun şu ki, bir tatlıyı (genel olarak konuşuyorum) yedikten sonra mutlu olmuyorsunuz, aksine kötü hissediyorsunuz. Bütün derdiniz o tatlıyı yiyene kadar. Böyle hissediyorsam biliyorum ki evet gerçekten o tatlıyı yememeliyim. Yedikten sonra pişman olmayacaksam, yediğimden haz duyacaksam yemeliyim.
Aylardır tatlı yememek beni hamur işlerine, envai çeşit peynire düşkünlüğe yönlendiriyorsa, hiç huyum olmadığı halde krema ve çikolata barındıran kahvelere yönleniyorsam, aylardır tatlı yemediğim halde her yerde fellik fellik Triangolo'yu arıyorsam burda bir sorun olmalı. Tatlıyı yemek benim için normal bir yemeği yemekle aynı değerde olduğu zaman normal bir beslenme kafasına sahip olduğumu anlayacağım. Biliyorum ki şu anda o noktada değilim.
23 Ağustos 2015 Pazar
Sıfır Şeker + Ortodonti Tedavisi + Reflü ~ Bu Üçlü Bir Araya Gelince
Selamlar!!!
Uzun zamandır yazmıyorum, ama bu Sıfır Şeker beslenmemi bıraktığım anlamına gelmiyor :)
Son yazılarımdan bu yana bir Amerika seyahati, bir Şeker bayramı geçti. Ve ben bu zaman diliminde de tatlı yememeyi başardım! :)
Akşam işten eve dönerken yol üzerindeki bakkallardan dondurma almak istemiyor artık canım. Beslenme düzenimizi değiştirme konusunda bizi en çok zorlayan alışkanlıklarımız; yoldaki bakkaldan dondurma almak benim alışkanlığımdı ve o kadar uzun süre bunu tekrarlamıştım ki her işten dönüşümde canım dondurma çekiyordu. Ancak şimdi aylardır bunu yapmadığım için işten eve dönerken aklıma hiç dondurma almak gelmiyor.
Eski beslenme alışkanlıklarınızı değiştirince yerine başka şeyler koymaya başlıyorsunuz. Benim tatlı yerine koyduğum şey sanırım kahve oldu. Bunu bilerek yapmadım, tamamen zararsız bir alışkanlık olduğunu da söylemiyorum, ancak günde bir kere, gündüz vakti kahve içmekte de bir sıkıntı görmedim.
İnsanların bana tatlı ikram etmesi ve benim reddetmem artık zor gelmiyor. İş yerinde arada bir baklava ısmarlanınca "hadi gel" diyorlar, "baklava var". "Yok" diyorum, "tatlı yemiyorum". Ama inanır mısınız, artık o kadar da zor gelmiyor bunu söylemek. İnsanlar da alışıyor sizin bu durumunuza, ve anlayışla karşılamaya başlıyorlar. Sizin hikayenizi, sizin ne hissettiğinizi sizden daha iyi kimse bilemez. Yaşam şeklinizle, alışkanlıklarınızla kendinizden başka kimseyi mutlu etmek zorunda değilsiniz. Çünkü asıl sorun kendinizi, ruhunuzu, vücudunuzu mutlu edemediğinizde başlıyor, başkalarını değil.
İştahım ve beslenme alışkanlıklarım vücudumun olduğu kadar, ruhumun da gereksinimi sonucu şekilleniyor. Eskiden canım sıkkın olduğunda tatlı krizine girerdim, şimdi bu durum "boşansam semerini yiyeceğim" şekline dönüştü. Yavaş yavaş fark ediyorum ki tatlının esasında diğer zararlı karbonhidratlar olan hamur işlerinden pek bir farkı yok; çünkü tatlı yiyemeyince diğer hamur işlerine sarıyorsunuz! Alışkanlıklarımı kontrol etmezsem rahatlıkla evin yanındaki Komşu Fırın'a müptela olacağımı, ama bu sefer kahveli çikolatalı kurabiyeler yerine tuzlu çörekleri tercih edeceğimi biliyorum. Arada bir ikram edildiğinde tuzlu kuru pasta yiyebilirsiniz, ancak en büyük tehlike bunu alışkanlık haline getirdiğinizde başlıyor. Bu yüzden sanırım rutin alışkanlık haline getirebileceğimiz küçük kaçamaklardan uzak durmakta fayda var. Evin/iş yerinin/okulun yakınındaki fırın/pastaneler, dışarıdan ısmarladığımız fast food seçenekleri, çekmecelerimize depolamayı alışkanlık haline getirdiğimiz abur cuburlar, gecenin bir vakti buzdolabını açma alışkanlığı... Artık hayal gücünüze bırakıyorum! İşte bize asıl kilo aldıran bunlar.
Amerika seyahatim sırasında o kadar beslenmeme dikkat etmeme rağmen reflüye bağlı öksürük şikayetlerim başladı (Sıfır Hamburger :) ). İtiraf etmem gerekiyor ki Sıfır Şeker + Ortodonti tedavisi + Reflü üst üste gelince insanda yaşam isteği falan kalmıyor!
Sıfır şeker : Tatlı yok. Tatlı yerine kuru meyve ve fındık/badem/ceviz yiyebilirsiniz.
Ortodonti tedavisi : Isıramıyorsunuz, daha yeni dişçiye gittiyseniz o fındık, badem gibi sert yiyeceklerin üstünü bir güzel çizin. Sakız çiğnemek yasak, gazlı içecekler yasak. Sıfır Şeker'den önce dişlerimin ağrıdığı dönemlerde sert yiyecekleri yiyemediğim için fırın helva gibi yumuşak yiyecekleri seçerdim! (Malum, başka yiyecek yok çünkü.)
Reflü : Gazlı içecekler hala yasak. Sabah kahvaltısında içtiğiniz çayın ve kahvenin üstünü çizin. Portakal suyu da olmaz, onun da üstünü çizin. Salata ve meyve yiyordunuz değil mi, çiğ yiyecekler de reflüyü azdırır, onları da yemeyin. Süt bazılarına iyi, bazılarına kötü gelir. Siz en iyisi peynirle idare edin. (Karşımda acımadan karpuz yediler! :( )
Bu üçü bir araya gelince yemediğiniz değil, yediğiniz yiyeceklerin listesini yapıyorsunuz. Bu şekilde uzun süre yaşamak mümkün değil, haliyle salata ve meyveden çok uzun süre uzak kalamadım. Deliler gibi öksürdüğüm iki gece, öksürüğüm dinsin diye ağzıma bir kaşık bal çalarak Sıfır Şeker'den taviz verdim, itiraf ediyorum, ama bence bu o kadar da büyük bir sorun olmamalı :)
Her ne kadar bana uzatılan baklavaları, kek, kurabiyeleri kolaylıkla reddediyor olsam da, tatlı isteğimin tamamıyla tükendiğini söyleyemem. Yaz mevsimi malum, televizyonlarda sürekli dondurma reklamları var. Arada merak ettiğim tatlılar olmuyor değil. Ama düzenime kararlılıkla devam ediyorum ve merak ettiğim tatlıları tatmak için doğum günümü bekliyorum :) Bunun yanında, eklemek istediğim bir şey var; Eylül'de bir yurt dışı seyahatim daha olacak, yıllar önce Triangolo di Nutella'yı yediğim yere yıllar sonra tekrar gideceğim. Eğer orada bu nutellalı çöreğe denk gelirsem bir istisna yapıp yemeyi planlıyorum. Bunu önceden söylüyorum ki döndükten sonra bu durum bir irade kaçağı olarak anlaşılmasın :) Nasıl olsa o tatlıyı burda bulmam mümkün değil, o yüzden bu seferlik affediverin :)
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Sevgilerimle.
Uzun zamandır yazmıyorum, ama bu Sıfır Şeker beslenmemi bıraktığım anlamına gelmiyor :)
Son yazılarımdan bu yana bir Amerika seyahati, bir Şeker bayramı geçti. Ve ben bu zaman diliminde de tatlı yememeyi başardım! :)
Akşam işten eve dönerken yol üzerindeki bakkallardan dondurma almak istemiyor artık canım. Beslenme düzenimizi değiştirme konusunda bizi en çok zorlayan alışkanlıklarımız; yoldaki bakkaldan dondurma almak benim alışkanlığımdı ve o kadar uzun süre bunu tekrarlamıştım ki her işten dönüşümde canım dondurma çekiyordu. Ancak şimdi aylardır bunu yapmadığım için işten eve dönerken aklıma hiç dondurma almak gelmiyor.
Eski beslenme alışkanlıklarınızı değiştirince yerine başka şeyler koymaya başlıyorsunuz. Benim tatlı yerine koyduğum şey sanırım kahve oldu. Bunu bilerek yapmadım, tamamen zararsız bir alışkanlık olduğunu da söylemiyorum, ancak günde bir kere, gündüz vakti kahve içmekte de bir sıkıntı görmedim.
İnsanların bana tatlı ikram etmesi ve benim reddetmem artık zor gelmiyor. İş yerinde arada bir baklava ısmarlanınca "hadi gel" diyorlar, "baklava var". "Yok" diyorum, "tatlı yemiyorum". Ama inanır mısınız, artık o kadar da zor gelmiyor bunu söylemek. İnsanlar da alışıyor sizin bu durumunuza, ve anlayışla karşılamaya başlıyorlar. Sizin hikayenizi, sizin ne hissettiğinizi sizden daha iyi kimse bilemez. Yaşam şeklinizle, alışkanlıklarınızla kendinizden başka kimseyi mutlu etmek zorunda değilsiniz. Çünkü asıl sorun kendinizi, ruhunuzu, vücudunuzu mutlu edemediğinizde başlıyor, başkalarını değil.
İştahım ve beslenme alışkanlıklarım vücudumun olduğu kadar, ruhumun da gereksinimi sonucu şekilleniyor. Eskiden canım sıkkın olduğunda tatlı krizine girerdim, şimdi bu durum "boşansam semerini yiyeceğim" şekline dönüştü. Yavaş yavaş fark ediyorum ki tatlının esasında diğer zararlı karbonhidratlar olan hamur işlerinden pek bir farkı yok; çünkü tatlı yiyemeyince diğer hamur işlerine sarıyorsunuz! Alışkanlıklarımı kontrol etmezsem rahatlıkla evin yanındaki Komşu Fırın'a müptela olacağımı, ama bu sefer kahveli çikolatalı kurabiyeler yerine tuzlu çörekleri tercih edeceğimi biliyorum. Arada bir ikram edildiğinde tuzlu kuru pasta yiyebilirsiniz, ancak en büyük tehlike bunu alışkanlık haline getirdiğinizde başlıyor. Bu yüzden sanırım rutin alışkanlık haline getirebileceğimiz küçük kaçamaklardan uzak durmakta fayda var. Evin/iş yerinin/okulun yakınındaki fırın/pastaneler, dışarıdan ısmarladığımız fast food seçenekleri, çekmecelerimize depolamayı alışkanlık haline getirdiğimiz abur cuburlar, gecenin bir vakti buzdolabını açma alışkanlığı... Artık hayal gücünüze bırakıyorum! İşte bize asıl kilo aldıran bunlar.
Amerika seyahatim sırasında o kadar beslenmeme dikkat etmeme rağmen reflüye bağlı öksürük şikayetlerim başladı (Sıfır Hamburger :) ). İtiraf etmem gerekiyor ki Sıfır Şeker + Ortodonti tedavisi + Reflü üst üste gelince insanda yaşam isteği falan kalmıyor!
Sıfır şeker : Tatlı yok. Tatlı yerine kuru meyve ve fındık/badem/ceviz yiyebilirsiniz.
Ortodonti tedavisi : Isıramıyorsunuz, daha yeni dişçiye gittiyseniz o fındık, badem gibi sert yiyeceklerin üstünü bir güzel çizin. Sakız çiğnemek yasak, gazlı içecekler yasak. Sıfır Şeker'den önce dişlerimin ağrıdığı dönemlerde sert yiyecekleri yiyemediğim için fırın helva gibi yumuşak yiyecekleri seçerdim! (Malum, başka yiyecek yok çünkü.)
Reflü : Gazlı içecekler hala yasak. Sabah kahvaltısında içtiğiniz çayın ve kahvenin üstünü çizin. Portakal suyu da olmaz, onun da üstünü çizin. Salata ve meyve yiyordunuz değil mi, çiğ yiyecekler de reflüyü azdırır, onları da yemeyin. Süt bazılarına iyi, bazılarına kötü gelir. Siz en iyisi peynirle idare edin. (Karşımda acımadan karpuz yediler! :( )
Bu üçü bir araya gelince yemediğiniz değil, yediğiniz yiyeceklerin listesini yapıyorsunuz. Bu şekilde uzun süre yaşamak mümkün değil, haliyle salata ve meyveden çok uzun süre uzak kalamadım. Deliler gibi öksürdüğüm iki gece, öksürüğüm dinsin diye ağzıma bir kaşık bal çalarak Sıfır Şeker'den taviz verdim, itiraf ediyorum, ama bence bu o kadar da büyük bir sorun olmamalı :)
Her ne kadar bana uzatılan baklavaları, kek, kurabiyeleri kolaylıkla reddediyor olsam da, tatlı isteğimin tamamıyla tükendiğini söyleyemem. Yaz mevsimi malum, televizyonlarda sürekli dondurma reklamları var. Arada merak ettiğim tatlılar olmuyor değil. Ama düzenime kararlılıkla devam ediyorum ve merak ettiğim tatlıları tatmak için doğum günümü bekliyorum :) Bunun yanında, eklemek istediğim bir şey var; Eylül'de bir yurt dışı seyahatim daha olacak, yıllar önce Triangolo di Nutella'yı yediğim yere yıllar sonra tekrar gideceğim. Eğer orada bu nutellalı çöreğe denk gelirsem bir istisna yapıp yemeyi planlıyorum. Bunu önceden söylüyorum ki döndükten sonra bu durum bir irade kaçağı olarak anlaşılmasın :) Nasıl olsa o tatlıyı burda bulmam mümkün değil, o yüzden bu seferlik affediverin :)
Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Sevgilerimle.
13 Haziran 2015 Cumartesi
Yaprak Sarması - Türk Mutfağının Yüksek Lisansı (ama bulgurlu olanından)
Şekersiz uyguladığım 8 öğünlü diyetim sayesinde bir ayda 2.5 kilo verdim. Her hafta sonu değişik yemekler yapıyor, her sabah farklı kahvaltı yapmaya çalışıyorum: her gün aynı yemeği yerseniz bir süre sonra sıkılıyorsunuz ve kaçamak riskiniz artıyor. Pirinç yerine koyduğum şey bulgurdur; o yüzden bir hafta sonu bulgurlu yaprak sarması denedim :) Güzel oluyor, tavsiye ederim. Yalnız, bu tecrübemden öğrendiğim en büyük ders diyetimle ilgili değil, aşçılıkla ilgiliydi: Yaprak sarması, Türk mutfağının yüksek lisansıymış! Bırakın kalem gibi sarmayı, bir silindir yaratabilmek bile ustalık istiyor!
Sıfır Şeker sayesinde motivasyonum o kadar güçlendi ki. İş yerinde doğum günü kutlamaları için alınan pastaları kendi ellerimle kestim, sonra da elimdeki bıçağı sakince masaya bırakıp pastadan uzaklaştım :) Ellerinde plastik tabaklarıyla birkaç arkadaş "sen yemiyor musun?" diye sordu. "Hayır" dedim, "şekeri bıraktım".
"Nasıl ya, şekeri mi bıraktın? Hiç mi yemiyorsun?"
"Hıhı, evet."
"Şekersiz yaşanır mı ya?!"
Bir karar veriyorsanız, hele ki radikal bir karar veriyorsanız insanların tepkisini duymaya hazırlıklı olacaksınız. Ne yazık ki diğer insanların yeme içme, giyim kuşam, yaşayış, meslek, cinsel vs seçimlerine müdahalede bulunmak, ayıplamak, ısrar edip değiştirmeye çalışmak bizim huyumuz.
Böyle bir tepki geleceğini biliyordum, o yüzden sadece gülümsedim, ve kendi hayatımı yaşamaya devam ettim. Üstelik bu, girdiğim ilk sınavdı. Daha şeker bayramı görmedim, misafirlikte pasta ikram edilmedi, yılbaşı kutlamadık, evime tatlı getiren olmadı, daha bu sınavları geçmedim ben! Kendime bu konuda başarılar diliyorum :)
Girdiğim ikinci sınav, misafirlikte kahvaltıdaydı. Tabağıma koyduğum peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurta, ceviz, ekmek beni doyurmuştu, sakin bir şekilde çayımı içiyordum. Birden sağ çaprazımdan önüme bir dilim ekmek fırladı: "yok, istemiyorum" dedim. Ama sınavım tabii ki sadece bununla sınırlı olmayacaktı: "reçel ister misin bak çok güzel?" "yok istemiyorum" "Bak şu da çok güzel?" Birkaç sorudan sonra dayanamadım, "ben şekeri bıraktım, söyleyeyim de" dedim.
Şekeri bıraktığınızda, diyete girdiğinizde, kilo aldığınızda, kilo verdiğinizde, bir gün sizden beklenmedik bir şey yaptığınızda insanların ilk tepkisi sizi yadırgamak oluyor. Asla unutmayın, vazgeçerseniz kaybedersiniz. Yaşadığınız hayatın kimin olduğuna ve ne istediğinize, neden istediğinize karar verin, içinizdeki ses sizi haksız çıkarıyorsa yaptığınızdan işte o zaman vazgeçersiniz.
Bir restoranda, kafede, bakkalda çikolata, dondurma, pasta vs gördüğümde hala başka bir yere bakıyorum. "Canım tatlı istiyor" düşüncesini zihnimde barındırmamaya çalışıyorum, ya da aklımı çelecek herhangi bir düşünceyi kafamdan kovuyorum. Ama inanıyorum ki yeteri kadar zaman geçip de bu yiyeceklerin tadını unuttuğumda, bunlar da patates ve pilav gibi olacaklar benim için. Aramayacağım, aklıma gelmeyecek; tıpkı unutmak istediğiniz bir insanı uzun zaman görmediğinizde gerçekten unutmanız gibi.
Buzdolabımda halen birkaç kutu çikolata var, misafirlerime saklıyorum :)
Sıfır Şeker sayesinde motivasyonum o kadar güçlendi ki. İş yerinde doğum günü kutlamaları için alınan pastaları kendi ellerimle kestim, sonra da elimdeki bıçağı sakince masaya bırakıp pastadan uzaklaştım :) Ellerinde plastik tabaklarıyla birkaç arkadaş "sen yemiyor musun?" diye sordu. "Hayır" dedim, "şekeri bıraktım".
"Nasıl ya, şekeri mi bıraktın? Hiç mi yemiyorsun?"
"Hıhı, evet."
"Şekersiz yaşanır mı ya?!"
Bir karar veriyorsanız, hele ki radikal bir karar veriyorsanız insanların tepkisini duymaya hazırlıklı olacaksınız. Ne yazık ki diğer insanların yeme içme, giyim kuşam, yaşayış, meslek, cinsel vs seçimlerine müdahalede bulunmak, ayıplamak, ısrar edip değiştirmeye çalışmak bizim huyumuz.
Böyle bir tepki geleceğini biliyordum, o yüzden sadece gülümsedim, ve kendi hayatımı yaşamaya devam ettim. Üstelik bu, girdiğim ilk sınavdı. Daha şeker bayramı görmedim, misafirlikte pasta ikram edilmedi, yılbaşı kutlamadık, evime tatlı getiren olmadı, daha bu sınavları geçmedim ben! Kendime bu konuda başarılar diliyorum :)
Girdiğim ikinci sınav, misafirlikte kahvaltıdaydı. Tabağıma koyduğum peynir, zeytin, domates, salatalık, yumurta, ceviz, ekmek beni doyurmuştu, sakin bir şekilde çayımı içiyordum. Birden sağ çaprazımdan önüme bir dilim ekmek fırladı: "yok, istemiyorum" dedim. Ama sınavım tabii ki sadece bununla sınırlı olmayacaktı: "reçel ister misin bak çok güzel?" "yok istemiyorum" "Bak şu da çok güzel?" Birkaç sorudan sonra dayanamadım, "ben şekeri bıraktım, söyleyeyim de" dedim.
Şekeri bıraktığınızda, diyete girdiğinizde, kilo aldığınızda, kilo verdiğinizde, bir gün sizden beklenmedik bir şey yaptığınızda insanların ilk tepkisi sizi yadırgamak oluyor. Asla unutmayın, vazgeçerseniz kaybedersiniz. Yaşadığınız hayatın kimin olduğuna ve ne istediğinize, neden istediğinize karar verin, içinizdeki ses sizi haksız çıkarıyorsa yaptığınızdan işte o zaman vazgeçersiniz.
Bir restoranda, kafede, bakkalda çikolata, dondurma, pasta vs gördüğümde hala başka bir yere bakıyorum. "Canım tatlı istiyor" düşüncesini zihnimde barındırmamaya çalışıyorum, ya da aklımı çelecek herhangi bir düşünceyi kafamdan kovuyorum. Ama inanıyorum ki yeteri kadar zaman geçip de bu yiyeceklerin tadını unuttuğumda, bunlar da patates ve pilav gibi olacaklar benim için. Aramayacağım, aklıma gelmeyecek; tıpkı unutmak istediğiniz bir insanı uzun zaman görmediğinizde gerçekten unutmanız gibi.
Buzdolabımda halen birkaç kutu çikolata var, misafirlerime saklıyorum :)
2 Haziran 2015 Salı
Tatlıya Sıfır Tolerans - Ya Hep Ya Hiç
Son tatlı yediğim gün 4 Mayıs, yani bu blog'a başladığım gündü. İş arkadaşımın uzattığı küçük beyaz çikolata yediğim son tatlıydı. O günden beri hiç tatlı yemedim.
Aslında bir diyetin, ya da verdiğiniz herhangi bir kararın en zor zamanı ilk günleri. O ilk birkaç günü, hatta bir haftayı atlatırsanız, ondan sonra emin olun her şey çok daha kolaylaşıyor. Eski alışkanlıklarınızdan henüz kurtulamamış olmanın etkisiyle eve giderken gördüğünüz bakkal aklınıza dondurma alma fikrini getiriyor, eskiden tatlı yediğiniz, börek çörek aldığınız neresi varsa, tekrar ordan tatlı, börek, çörek almak istiyorsunuz. Ama bu fikre birkaç kez hayır dedikten bir süre sonra, bu fikir yavaş yavaş aklınızdan silinmeye başlıyor ve bağımlılıklarınızın üstesinden gelmeye başlıyorsunuz. Çok zor geldiği zamanlarda, bunu "gurur meselesi" haline getirip "Nasıl ya, ben bunun mu üstesinden gelemeyeceğim? Tabii ki başarabilirim!" i aklınızdan geçirin ve bunu aşabilecek kadar güçlü olduğunuzu hatırlayın :) Belki de tatlıyı bırakmamda en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri buydu -altı üstü şeker işte, nedir ki? Hayatımı zorlaştıran bu mu yani?!-. Tatlıya (herhangi bir şeye) bağımlı olmaktansa onu hayatımdan tamamen çıkarmayı seçtim, bu kendime olan saygımı yerine getirdi ve daha güçlü hissetmemi sağladı.
Sıfır Şeker hayatımda, ilk aldığım karar tatlıyı bırakmaktı. Yani çaya atılan şeker (zaten atmam), sütlü/şerbetli tatlılar, çikolata, bisküvi, kek, pasta, çörek... Aklınıza gelebilecek, tatlı hissi veren her şey. Neden mi her şey? Nedeni belli değil mi? Diyelim ki hayatımdan sütlü ve şerbetli tatlıları, bisküvi, çikolatayı çıkardım, ama sabah kahvaltılarımda tahinli çöreğe izin verdim. Bu diyetin sonunu görebiliyordum: Hafta içi günler bunu sürdürebilecek, ancak cumartesi sabahı fırına gidip tahinli çörek alacaktım, bu da benim ödülüm olacaktı. Bu benim "ödülüm" olduğu için miktarı abartacak, muhtemelen yarım, belki tama yakın tahinli çöreği bitirecektim. Ertesi gün o tahinli çörekten yine yiyecektim. Yediğim tahinli çörekten rahatsız olan vicdanım, akşam aynaya baktığımda kendimi daha şişman görmeme yol açacaktı, ve bu motivasyonu kaybetmiş halimle bu diyeti çok uzun sürdüremeyecektim.
Diyelim ki diyetimden unlu mamülleri çıkardım, ama bu sefer balı serbest bıraktım, çünkü bal doğal (günümüz şartlarında ne kadar olabilirse). Bu sefer bal serbest olduğu için akşamları geç saatte ballı süt içmeye başlayacaktım (yapmışlığım var). Ve sonuç gene aynı.
Diyelim ki diyetimde haftada bir gün sütlü tatlıya izin verdim: İşyerinin yemekhanesindeki tatlıları beğenmediğim için ya her hafta dışarıdan tatlı sipariş etmeye kalkacaktım (insanlar benim gibi tatlı manyağı olmadıkları için her hafta bana katılmaları mümkün değil, tek başına tatlı yemek ne kadar zevkli?), ya da daha olası seçeneği söyleyeyim, bir gün akşam yemeğinden önce dondurma alacaktım. Devamını tahmin edebiliyor musunuz?..
Bu iş küçük kaçamaklara izin vererek olmuyordu, çünkü yaptığım her kaçamak zamanla büyüyordu! Çözümü "ya hep, ya hiç"te buldum, çünkü durumun üstesinden başka türlü gelemeyeceğimi anlamıştım.
Sıfır Şeker'e başladığım ilk 1-2 gün kilomu bilmiyordum, çünkü tartılmaya uzun zamandır cesaret edemiyordum. Birkaç gün sonra motivasyonumun yerine geldiğini ve bunu başarabileceğimi fark ettim, ve bir cesaret tartıldım. Kafamı daha fazla kuma gömmenin bir anlamı yoktu. Korktuğum değerle karşılaştım: 60.1.
60, benim için psikolojik sınırdı. 2009'da yaptığım diyette de 60'ın altına düştüğümde çok mutlu olmuştum, çünkü ortaokuldan beri kendimi 50'li kilolarda görmemiştim. Bu değeri yıllar sonra yeniden gördüğümde tekrardan durumun vehametini fark ettim; zayıfladıktan sonra kilo almıyorum diye bir şey yoktu, abartırsanız, beslenme ve hareket alışkanlıklarınızı değiştirirseniz kilo alırdınız; nitekim ben de almıştım. Halbuki bu kiloları günün birinde hamile olursam anca o zaman görmeyi umuyordum... Pekala, tartıdan indim ve moralimi bozmadan Sıfır Şeker hayatıma devam ettim. İşte bu yüzden devam etmek zorundaydım...
İkinci kararım, 2009'daki diyetimi yeniden uygulamak oldu, bu sefer beslenme uzmanımın listeleri ve sütlü tatlılar olmadan. Her gün değiştirdiğim sebze, baklagil, et, tavuk, balık, bulgurlu menüler. Günde 2.5 litre suyu asla ihmal etmeden. Sağlıklı bir şekilde işe yaradığını bildiğim en iyi diyet buydu, ve tekrardan işe yarayacağını biliyordum. Her şeyi doğru yaparak, tek bir kaçamak yapmadan, ve bir yandan sizlere Sıfır Şeker'i yazarak :) diyetimi uyguladım. Tahmin ettiğim üzere, birkaç gün sonra tartıdaki rakam düşmeye başlamıştı.
Aslında bir diyetin, ya da verdiğiniz herhangi bir kararın en zor zamanı ilk günleri. O ilk birkaç günü, hatta bir haftayı atlatırsanız, ondan sonra emin olun her şey çok daha kolaylaşıyor. Eski alışkanlıklarınızdan henüz kurtulamamış olmanın etkisiyle eve giderken gördüğünüz bakkal aklınıza dondurma alma fikrini getiriyor, eskiden tatlı yediğiniz, börek çörek aldığınız neresi varsa, tekrar ordan tatlı, börek, çörek almak istiyorsunuz. Ama bu fikre birkaç kez hayır dedikten bir süre sonra, bu fikir yavaş yavaş aklınızdan silinmeye başlıyor ve bağımlılıklarınızın üstesinden gelmeye başlıyorsunuz. Çok zor geldiği zamanlarda, bunu "gurur meselesi" haline getirip "Nasıl ya, ben bunun mu üstesinden gelemeyeceğim? Tabii ki başarabilirim!" i aklınızdan geçirin ve bunu aşabilecek kadar güçlü olduğunuzu hatırlayın :) Belki de tatlıyı bırakmamda en büyük motivasyon kaynaklarımdan biri buydu -altı üstü şeker işte, nedir ki? Hayatımı zorlaştıran bu mu yani?!-. Tatlıya (herhangi bir şeye) bağımlı olmaktansa onu hayatımdan tamamen çıkarmayı seçtim, bu kendime olan saygımı yerine getirdi ve daha güçlü hissetmemi sağladı.
Sıfır Şeker hayatımda, ilk aldığım karar tatlıyı bırakmaktı. Yani çaya atılan şeker (zaten atmam), sütlü/şerbetli tatlılar, çikolata, bisküvi, kek, pasta, çörek... Aklınıza gelebilecek, tatlı hissi veren her şey. Neden mi her şey? Nedeni belli değil mi? Diyelim ki hayatımdan sütlü ve şerbetli tatlıları, bisküvi, çikolatayı çıkardım, ama sabah kahvaltılarımda tahinli çöreğe izin verdim. Bu diyetin sonunu görebiliyordum: Hafta içi günler bunu sürdürebilecek, ancak cumartesi sabahı fırına gidip tahinli çörek alacaktım, bu da benim ödülüm olacaktı. Bu benim "ödülüm" olduğu için miktarı abartacak, muhtemelen yarım, belki tama yakın tahinli çöreği bitirecektim. Ertesi gün o tahinli çörekten yine yiyecektim. Yediğim tahinli çörekten rahatsız olan vicdanım, akşam aynaya baktığımda kendimi daha şişman görmeme yol açacaktı, ve bu motivasyonu kaybetmiş halimle bu diyeti çok uzun sürdüremeyecektim.
Diyelim ki diyetimden unlu mamülleri çıkardım, ama bu sefer balı serbest bıraktım, çünkü bal doğal (günümüz şartlarında ne kadar olabilirse). Bu sefer bal serbest olduğu için akşamları geç saatte ballı süt içmeye başlayacaktım (yapmışlığım var). Ve sonuç gene aynı.
Diyelim ki diyetimde haftada bir gün sütlü tatlıya izin verdim: İşyerinin yemekhanesindeki tatlıları beğenmediğim için ya her hafta dışarıdan tatlı sipariş etmeye kalkacaktım (insanlar benim gibi tatlı manyağı olmadıkları için her hafta bana katılmaları mümkün değil, tek başına tatlı yemek ne kadar zevkli?), ya da daha olası seçeneği söyleyeyim, bir gün akşam yemeğinden önce dondurma alacaktım. Devamını tahmin edebiliyor musunuz?..
Bu iş küçük kaçamaklara izin vererek olmuyordu, çünkü yaptığım her kaçamak zamanla büyüyordu! Çözümü "ya hep, ya hiç"te buldum, çünkü durumun üstesinden başka türlü gelemeyeceğimi anlamıştım.
Sıfır Şeker'e başladığım ilk 1-2 gün kilomu bilmiyordum, çünkü tartılmaya uzun zamandır cesaret edemiyordum. Birkaç gün sonra motivasyonumun yerine geldiğini ve bunu başarabileceğimi fark ettim, ve bir cesaret tartıldım. Kafamı daha fazla kuma gömmenin bir anlamı yoktu. Korktuğum değerle karşılaştım: 60.1.
60, benim için psikolojik sınırdı. 2009'da yaptığım diyette de 60'ın altına düştüğümde çok mutlu olmuştum, çünkü ortaokuldan beri kendimi 50'li kilolarda görmemiştim. Bu değeri yıllar sonra yeniden gördüğümde tekrardan durumun vehametini fark ettim; zayıfladıktan sonra kilo almıyorum diye bir şey yoktu, abartırsanız, beslenme ve hareket alışkanlıklarınızı değiştirirseniz kilo alırdınız; nitekim ben de almıştım. Halbuki bu kiloları günün birinde hamile olursam anca o zaman görmeyi umuyordum... Pekala, tartıdan indim ve moralimi bozmadan Sıfır Şeker hayatıma devam ettim. İşte bu yüzden devam etmek zorundaydım...
İkinci kararım, 2009'daki diyetimi yeniden uygulamak oldu, bu sefer beslenme uzmanımın listeleri ve sütlü tatlılar olmadan. Her gün değiştirdiğim sebze, baklagil, et, tavuk, balık, bulgurlu menüler. Günde 2.5 litre suyu asla ihmal etmeden. Sağlıklı bir şekilde işe yaradığını bildiğim en iyi diyet buydu, ve tekrardan işe yarayacağını biliyordum. Her şeyi doğru yaparak, tek bir kaçamak yapmadan, ve bir yandan sizlere Sıfır Şeker'i yazarak :) diyetimi uyguladım. Tahmin ettiğim üzere, birkaç gün sonra tartıdaki rakam düşmeye başlamıştı.
24 Mayıs 2015 Pazar
Sıfır Şeker
Başarısız son diyet girişimimden bir süre sonra tatile çıktım; ama 2009'da ilk diyet yaptığım dönemdeki tatillerimin aksine bu tatilde niyeti çoktan bozmuştum: Gittiğim ülkelerin yiyeceklerini patates, pirinç de olsa, tatlı da olsa yiyecektim. Tatilde değil miydim?... Bir restoranda çektiğim, yemeğin yanında verdikleri patates kızartması fotoğrafına en yakın arkadaşımın yaptığı yorum şuydu: "O patates kızartması mı?"
"Evet, az sonra yiyeceğim"
....
"Gözlerime inanamıyorum neden patates istedin?"
Normal yemeklerle yetinmedim, çikolatalar, pastalar, paylar, kimi günler günde üç öğün tatlı yedim. Türkiye'ye döndüğümde "boşan da semerini ye" programıma devam ettim ve muska pestiller ve atom cezeryelerle beslenmemi sürdürdüm.
Tatildeyken fark ettim yüzümün büyüdüğünü. Yüzümün büyüdüğünü gördükçe bulunduğum noktanın kritikleşmeye başladığını fark ediyor, yediklerimden daha çok vicdan azabı duyuyordum. Anneme "yüzüm büyüdü" deyince tepkisi "yok canım, saçmalama, taktın yüzüne" oldu, ama 1-2 gün sonra o da kilo aldığımı fark ettiğini söyledi.
Teyzem de annem de gizli şeker hastasıdır. Teyzeme tatlı yemek yasak: yılda bir kez, o da doğum gününde tatlı yer. Annem ise belki benim kadar olmasa da tatlıya epey düşkündür. Yıllar önce beraber yaptığımız diyette o da benimle birlikte epey kilo vermiş, ama verdiği kiloları bir süre sonra geri almıştı. "Evet," dedi annem, "aslında bizim tatlıyı bırakmamız lazım." Şeker hastalığı yüzünden yaralarının iyileşmesinin zorlaştığını söylemişti yıllar önce. Bir kez daha ciddiyetle kavradım: Bu duruma bir son vermeliydim. Ya şekeri bırakacaktım, ya da ilerde o benim sağlığımı bozacak, üzerimdeki genetik yükten dolayı ileride -belki de bu şekilde devam edersem sadece birkaç yıl sonra- şeker hastalığı bende de etkisini gösterecekti.
Eve döndüm. Pestil muskaların ve atom cezeryelerin yerine kuru meyveler koymaya başlamıştım artık. Birkaç gün sonra beni ziyarete gelen babama çay ikram ederken, babam en nefret ettiğim cümleyi kurdu:
- Kilo mu aldın sen?
Etrafınızdaki insanlara bu yorumu yapmanız, bilin ki onlara hiç iyi gelmiyor. Karşınızdaki insanın özgüvenini yerle bir ediyorsunuz. Çünkü aslında bir insanın başı dik bir şekilde yürüyebilmesinde, kişiliğinin yanı sıra, görünüşünü de sevmesinin payı var. Herkes güzel görünmek ister. O yüzden evden çıkarken şık giyinmeye gayret eder, saçınızı başınızı düzeltir, makyaj yaparsınız. O yüzden güzel kıyafetler almak istersiniz. Ama karşınızdaki -bu konuda hassas olduğunu bildiğiniz - insana "kilo almışsın" dediğiniz anda, o insan sanki sabahtan beri saçının bir tutamı 10 cm tepedeymiş gibi, ağlamaktan iki gözü de şişmiş gibi, pantolonu yırtılmış, yüzünde kocaman bir yara varmış gibi hissediyor. Şimdi anlatabildim mi eleştirdiğiniz insanın nasıl hissettiğini?..
Boşversenize, karşınızdaki insanı o gözle görmeyiverin, ne kaybedersiniz??? Bu konuda o kadar çok can sıkıcı şey yaşadım ki. Kırk yılda bir gördüğüm aile bireyleri evdeki herkesin kalça boyunu mu karşılaştırmadı, rahmetli kilolu bilmemkim amca gibi eve geldiğimde peynir ekmek yememem salık mı verilmedi, "koş da kurtul şu kilolardan ve bilmemkimin dilinden" mi demediler, o anda kilometrelerce uzakta olan tanıdıklar hakkında "bilmemkim çok kilo almış/vermiş" diye mi konuşulmadı... Allah aşkına bir rahat bırakın. Yesek suç, yemesek suç, diyet yapmak ayıp, sonra kilo almak da ayıp, kilo vermek de anca onların izin verdiği yere kadar olabilir. Gerçekten etrafımdaki insanları mı dinlemeliyim ben, ne yiyeceğime, ne yemeyeceğime karar vermek için??? Demem o ki, sakın insanları memnun etmek için kilo alıp vermeyin. Bu sizin hayatınız. Kendinizi nasıl güzel buluyorsanız öyle olun, yeter ki sağlıklı olun.
Son yediğim tatlı, işyerinde bir arkadaşımın ısrar ederek bana verdiği bir adet küçük beyaz çikolataydı. Sıfır Şeker'e yazmaya başlamadan birkaç saat önce, 4 Mayıs :). O zamandan beri ağzıma bir lokma bile tatlı koymadım :)
Bana yardımın inanılmazdı "sıfır şeker", sonsuz teşekkür ederim :)
Devam edecek.
"Evet, az sonra yiyeceğim"
....
"Gözlerime inanamıyorum neden patates istedin?"
Normal yemeklerle yetinmedim, çikolatalar, pastalar, paylar, kimi günler günde üç öğün tatlı yedim. Türkiye'ye döndüğümde "boşan da semerini ye" programıma devam ettim ve muska pestiller ve atom cezeryelerle beslenmemi sürdürdüm.
Tatildeyken fark ettim yüzümün büyüdüğünü. Yüzümün büyüdüğünü gördükçe bulunduğum noktanın kritikleşmeye başladığını fark ediyor, yediklerimden daha çok vicdan azabı duyuyordum. Anneme "yüzüm büyüdü" deyince tepkisi "yok canım, saçmalama, taktın yüzüne" oldu, ama 1-2 gün sonra o da kilo aldığımı fark ettiğini söyledi.
Teyzem de annem de gizli şeker hastasıdır. Teyzeme tatlı yemek yasak: yılda bir kez, o da doğum gününde tatlı yer. Annem ise belki benim kadar olmasa da tatlıya epey düşkündür. Yıllar önce beraber yaptığımız diyette o da benimle birlikte epey kilo vermiş, ama verdiği kiloları bir süre sonra geri almıştı. "Evet," dedi annem, "aslında bizim tatlıyı bırakmamız lazım." Şeker hastalığı yüzünden yaralarının iyileşmesinin zorlaştığını söylemişti yıllar önce. Bir kez daha ciddiyetle kavradım: Bu duruma bir son vermeliydim. Ya şekeri bırakacaktım, ya da ilerde o benim sağlığımı bozacak, üzerimdeki genetik yükten dolayı ileride -belki de bu şekilde devam edersem sadece birkaç yıl sonra- şeker hastalığı bende de etkisini gösterecekti.
Eve döndüm. Pestil muskaların ve atom cezeryelerin yerine kuru meyveler koymaya başlamıştım artık. Birkaç gün sonra beni ziyarete gelen babama çay ikram ederken, babam en nefret ettiğim cümleyi kurdu:
- Kilo mu aldın sen?
Etrafınızdaki insanlara bu yorumu yapmanız, bilin ki onlara hiç iyi gelmiyor. Karşınızdaki insanın özgüvenini yerle bir ediyorsunuz. Çünkü aslında bir insanın başı dik bir şekilde yürüyebilmesinde, kişiliğinin yanı sıra, görünüşünü de sevmesinin payı var. Herkes güzel görünmek ister. O yüzden evden çıkarken şık giyinmeye gayret eder, saçınızı başınızı düzeltir, makyaj yaparsınız. O yüzden güzel kıyafetler almak istersiniz. Ama karşınızdaki -bu konuda hassas olduğunu bildiğiniz - insana "kilo almışsın" dediğiniz anda, o insan sanki sabahtan beri saçının bir tutamı 10 cm tepedeymiş gibi, ağlamaktan iki gözü de şişmiş gibi, pantolonu yırtılmış, yüzünde kocaman bir yara varmış gibi hissediyor. Şimdi anlatabildim mi eleştirdiğiniz insanın nasıl hissettiğini?..
Boşversenize, karşınızdaki insanı o gözle görmeyiverin, ne kaybedersiniz??? Bu konuda o kadar çok can sıkıcı şey yaşadım ki. Kırk yılda bir gördüğüm aile bireyleri evdeki herkesin kalça boyunu mu karşılaştırmadı, rahmetli kilolu bilmemkim amca gibi eve geldiğimde peynir ekmek yememem salık mı verilmedi, "koş da kurtul şu kilolardan ve bilmemkimin dilinden" mi demediler, o anda kilometrelerce uzakta olan tanıdıklar hakkında "bilmemkim çok kilo almış/vermiş" diye mi konuşulmadı... Allah aşkına bir rahat bırakın. Yesek suç, yemesek suç, diyet yapmak ayıp, sonra kilo almak da ayıp, kilo vermek de anca onların izin verdiği yere kadar olabilir. Gerçekten etrafımdaki insanları mı dinlemeliyim ben, ne yiyeceğime, ne yemeyeceğime karar vermek için??? Demem o ki, sakın insanları memnun etmek için kilo alıp vermeyin. Bu sizin hayatınız. Kendinizi nasıl güzel buluyorsanız öyle olun, yeter ki sağlıklı olun.
Son yediğim tatlı, işyerinde bir arkadaşımın ısrar ederek bana verdiği bir adet küçük beyaz çikolataydı. Sıfır Şeker'e yazmaya başlamadan birkaç saat önce, 4 Mayıs :). O zamandan beri ağzıma bir lokma bile tatlı koymadım :)
Bana yardımın inanılmazdı "sıfır şeker", sonsuz teşekkür ederim :)
Devam edecek.
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Beden Aklıyla Zayıfla(yama)
İradesizlikle sonuçlanmış Karatay diyeti ve Ka'ların ve Pe'lerin diyetinden sonra kimi zaman salata, kimi zaman tatlı olan akşam yemeği menülerime devam ettim, ta ki bir gün Dr. Fevzi Özgönül'ün "Beden Aklıyla Zayıfla" kitabına rastlayana kadar. Bu kitapta dikkatimi fazlaca çeken bir şey vardı: Yemek yerine salatayı tercih edenlerin ödül olarak tatlıyı hak ettiklerini düşünmeleri kadar yanlış bir şey yok, diyordu ve kilo almanın aslında yetersiz beslenmeden kaynaklandığını söylüyordu. Şok oldum ve kitabı aldım.
Özgönül'ün kitabına göre,
Geçen bölümde bahsettiğim 1.grup insanlar aslında yeterli beslendikleri için canları çikolata çekmiyormuş ve akıllarına yemek gelmiyormuş. Yemek vakti geldiğinde düzgün beslendikleri ve arada ağızlarına bir şey atmadıkları için sindirim sistemleri doğru çalışıyor ve vücutları yedikleri yiyeceklerden yeterince fayda sağlayabiliyormuş. (Bunu okuyunca aklıma bir anda öğle yemeği tepsisini deli gibi dolduran, ama başka zamanda "ay yok şu an çok tokum, canım istemiyor" dediğini defalarca duyduğum, canı sıkkın olunca midesi bulanıp yemek yemek istemeyen, yemek yemeyi unutan çiroz en yakın arkadaşım gelmişti :) )
Siz sebze, baklagil, etten oluşan bir yemek yediğinizde sindirilme sürecinde en hızlı davrananlar karbonhidratlar oluyormuş. Vücut eti sindirene kadar saatler geçiyormuş, bu yüzden siz yemekten iki saat sonra ağzınıza bir parça çikolata attığınızda o çikolata önceki yediklerinizin önüne geçerek sindirim sürecini sekteye uğratıyormuş, yediklerinizden yeterince fayda sağlayamıyormuşsunuz. Bu yüzden bu beslenme düzeninde ara öğün kesinlikle yasak.
Ayrıca bu kitaba göre vücudunuzun gece uykuda kendini yenileyebilmesi için sindirimle meşgul olmaması gerekiyor. Bu nedenle akşam yemeğinde sindirimi zor olacak et ya da salata yemenize izin vermiyor. Bunun yerine çorba ya da salata yiyebiliyorsunuz. Bu beslenme yöntemine "beden aklı" denmesinin sebebi de acıkmadan kesinlikle yemek yememeniz. Akşam acıkmıyorsanız yemiyorsunuz.
Kitapta tavsiye edilen günlük beslenme şekli de şuydu:
Sabah kahvaltısında domates, salatalık, yeşillik vs, peynir, zeytin, (ilk etapta) bir dilim ekmek ve bir avuç çerezle (ceviz, çiğ badem, çiğ fındık), isterseniz hemen ardından meyve yiyerek karnınızı tıka basa doyuruyorsunuz. Öğle yemeğini en az beş-altı saat sonra yemeniz, bu arada ağzınıza hiçbir şey atmamanız gerekiyor.
Öğle yemeğinde de et, baklagil, sebze, çorba, salata, yoğurt (ekmek, tatlı vs dışında Allah ne verdiyse) ve bir avuç çerezle karnınızı yine tıka basa doyuruyorsunuz. Bu yemekten sonra yine en az beş-altı saat bir şey yemiyorsunuz.
Akşam acıkana kadar yemiyorsunuz. Eğer acıkmıyorsanız hiç yemiyorsunuz. Acıkırsanız da saat geç de olsa çorba ya da sebze yemeği yiyebiliyorsunuz.
Özetle, sabah ve öğlen yemeklerinde deliler gibi yiyip, akşam mümkünse hiçbir şey yemiyorsunuz. Günde iki ya da üç öğün. Canınız çok istiyorsa sütlü bir tatlıyı saat 22:00 gibi yiyebiliyormuşsunuz.
Bu diyeti bırakmamın ana sebepleri :
- Sabahları bir avuç çerez, öğlenleri bir avuç çerez, günde iki avuç çerez yiyordum. Bu kadar çok çerez vermesinin sebebi vücuda enerji vermekmiş. Hayatım boyunca yüzümde toplamda on tane sivilce çıktıysa, bunların altısı bu diyet dönemindendir!
- Sabah ve öğle yemeklerimin arasında en az beş saatin olması gerekliliği, beni iş yerinde yalnız yemek yemek zorunda bıraktı. Herkesten sonra yemeğe gidip, bu da yetmiyormuş gibi alışılmamış bir şekilde her yemeğime bir avuç çerez götürüyordum. Gel de açıkla şimdi insanlara; hikayeyi biliyorsunuz ilk bölümlerden.
- Ara öğün yasağı, meyve/kuru meyve yememe engel oluyordu, bu da beni meyve yemek istiyorsam öğlenleyin yemek zorunda bırakıyordu. E öğlenleyin et, yoğurt, salata, meyve, hangi birini yiyeyim? (Bu diyet sanırım benim midemi büyüttü.)
- Öğle yemeğinde deliler gibi yemem, akşam saatinde acıkmama engel oldu, bu yüzden birkaç akşam yemediğimi hatırlıyorum. Ama bu durum çok uzun sürmedi, çünkü siz yemeseniz de, çevrenizdeki insanların akşam yemeği alışkanlığı var! Bir hafta sonu ailemle kebapçıya gittiğimizde haliyle (!) et yedim, gerisini hatırlamıyorum! Aynı şekilde diyeti yapmayan birileriyle aynı evde yaşıyorsanız akşam saat 8'de "yok ben acıkmadım, 9'da belki yerim, belki de hiç yemem" diyemiyorsunuz! Bir şekilde akşam yemeği kültürünüz var, mükellef bir sofra kültürünüz olmasa bile benim eve geldiğimde "bir şeyler" yeme ihtiyacım var. Önceki bölümlerde açıkladığım gibi, yemeğinizi önceki günlerden hazırlamadıysanız salataya tav olabiliyorsunuz, ama evet, bu diyette akşam salataya da izin verilmiyor.
Kısacası yapamadım. Bu diyet benim günlük alışkanlıklarıma, yeme düzenime uymadı. Bir aya kalmadan akşamları tekrardan tatlı yemeye başladığımı fark edince diyeti bırakmak zorunda olduğumu, yoksa kaş yapayım derken göz çıkartacağımı, daha da kilo alacağımı fark ettim çünkü hem sabah, hem öğlen daha çok yiyor, hem de akşam tatlı yemeye devam ediyordum. Sonuç: Başarısızlık. Daha da büyümüş bir mide ve beden...
19 Mayıs 2015 Salı
İnsanın 2 Tipi - Canı Çikolata İstemeyenler (?!) ve Benim Gibiler
Beslenmeme dikkat etmediğim günlerde, her gün sabah ya da akşam aynaya baktığımda, kendimi daha da şişman görüyordum. Yediğim tatlılar vicdanımı o kadar çok rahatsız ediyordu ki sanki birkaç saat önce aldığım kalorileri vücudumun elma ya da armut bölgelerinde fazlalık olarak görüyor gibiydim. Beslenmeme dikkat ettiğim, o gün dikkat edip de tatlı yemediğim günlerde ise bir günde zayıflıyordum sanki; sanki o gün almadığım kaloriler beni bir anda sağlıklı bir vücuda kavuşturuveriyordu. Benzer hisleri başkalarının da hissettiğini duydum, yemek yiyince birdenbire göbeğinde katmanlar oluştuğunu hisseden, kıyafetinin bir düğmesini açan arkadaşlarım var. Psikolojik mi yoksa gerçek mi bilmem :) Tek bildiğim bu şekilde vicdan azabı yaşatacak şekilde beslenmemek gerektiği! O an karşımızdaki yemek o kadar cazip geliyor ki, karnımız doymasına rağmen yemeye devam ediyoruz, ama sonrasında da vicdan azabı yaşıyoruz?! Bir anda şişmanlamış gibi hissedip ertesi gün az yemeye/yememeye çalışıyoruz, ya da deliler gibi spor yapıyoruz. Neden?..
Ben insanları bu anlamda iki gruba ayırıyorum:
1- "Canım istemiyor"cular :
Bu insanlar yemeğe düşkün değiller, yaşamak için yiyorlar. Çikolata, bisküvi ikram edildiğinde cevaplarının "yok, şu an çok tokum" ya da "canım istemiyor" olması kuvvetle muhtemel. Yemek yemeyi unuttukları, bütün gün bir şey yemeden dolaştıkları görülmüştür. Canları sıkkın olduğunda bir şey yemek istemiyorlar. Bir insanın ağzına zorla bir şey tıkarak yemek yediriyorsanız işte o insan tam olarak bu tiptir. Bu insanların kilo vermek için diyet yapmaları bence pek olası değil.
2- Yemek için yaşayanlar :
Ben de dahil olmak üzere bu insanlar midelerinden çok gözleriyle yemek yiyorlar. Bir yere gittiğimde bana çikolata ikram edildiğinde o an tokluktan ölsem bile o çikolatanın tadını merak ediyorum arkadaş. Değil yemek yemeyi unutup bütün gün bir şey yemeden dolaşmak, birkaç saat boyunca midemin varlığını unutmak benim için imkansız. Canım sıkkın olduğunda iştahtan kesilmem de imkansız, aksine yememem gereken ne varsa ağzıma atıyorum. Benim ağzıma zorla tıkacağınız şeyler uzun zamandır yemediğim için artık "canımın istemediği" patates, pilav vs, ya da iradem sayesinde uzak durduğum zararlı yiyeceklerdir. Benim gibi insanların yemekten büyük keyif aldıkları ve ruhen yemeye ihtiyaç duydukları için işin ucunu kaçırıp kilo kontrolünü kaybetmeleri olasıdır. İşte hayatları boyunca diyetle haşır neşir olan insanlar da bunlar.
İkinci kısımdan ben şunu çıkarıyorum: Birtakım yiyecekleri unutacak kadar uzun bir süre hayatınızdan çıkarınca, o yiyecekler artık sizin için eskisi kadar büyük bir anlam ifade etmiyor, dolayısıyla o yiyecekleri canınız çekmiyor. Sonrasında 1. grubun yaptığı gibi, olayı abartıp bu yiyecekleri günlük alışkanlıklarınıza dahil etmezseniz, vücudunuz o yiyecekleri artık "pek matah bir şey" olarak görmüyor ve artık onları aramamaya başlıyorsunuz. O zaman sanırım size çikolata ikram edildiğinde "yok, canım istemiyor" demeniz olası. Ben bunu kendi adıma çikolata için hayal edemiyorum, ama patates kızartması için hayal edebiliyorum, zamanında da patates kızartması için bunu yapamazdım; bu durumda demek ki gerçekten mümkün olabilecek bir şey bu. O zaman belki de midemizin isteği dışında, gözümüz aç olduğu için yemek yeme isteğimiz ortadan kalkacak.
Henüz yapabilmiş değilim, ama en büyük isteğim midemin isteği dışında, ruhumun yemek yeme isteğini ortadan kaldırmak. Yani tıka basa tok olduğumda tatlı yemek istememek, canım sıkkın olduğunda tahin pekmeze, çikolataya saldırmamak, bir restorana gittiğimde gözlerimin tatlılara değil ana yemeklere kayması, yemek yemeyi unutmak, sabah/akşam aynaya alelade, birkaç saat önce yediklerimi düşünmeden bakmak, kaç kilo olduğumun aklıma bile gelmemesi... Daha başka ne isterdim ki?..
Ben insanları bu anlamda iki gruba ayırıyorum:
1- "Canım istemiyor"cular :
Bu insanlar yemeğe düşkün değiller, yaşamak için yiyorlar. Çikolata, bisküvi ikram edildiğinde cevaplarının "yok, şu an çok tokum" ya da "canım istemiyor" olması kuvvetle muhtemel. Yemek yemeyi unuttukları, bütün gün bir şey yemeden dolaştıkları görülmüştür. Canları sıkkın olduğunda bir şey yemek istemiyorlar. Bir insanın ağzına zorla bir şey tıkarak yemek yediriyorsanız işte o insan tam olarak bu tiptir. Bu insanların kilo vermek için diyet yapmaları bence pek olası değil.
2- Yemek için yaşayanlar :
Ben de dahil olmak üzere bu insanlar midelerinden çok gözleriyle yemek yiyorlar. Bir yere gittiğimde bana çikolata ikram edildiğinde o an tokluktan ölsem bile o çikolatanın tadını merak ediyorum arkadaş. Değil yemek yemeyi unutup bütün gün bir şey yemeden dolaşmak, birkaç saat boyunca midemin varlığını unutmak benim için imkansız. Canım sıkkın olduğunda iştahtan kesilmem de imkansız, aksine yememem gereken ne varsa ağzıma atıyorum. Benim ağzıma zorla tıkacağınız şeyler uzun zamandır yemediğim için artık "canımın istemediği" patates, pilav vs, ya da iradem sayesinde uzak durduğum zararlı yiyeceklerdir. Benim gibi insanların yemekten büyük keyif aldıkları ve ruhen yemeye ihtiyaç duydukları için işin ucunu kaçırıp kilo kontrolünü kaybetmeleri olasıdır. İşte hayatları boyunca diyetle haşır neşir olan insanlar da bunlar.
İkinci kısımdan ben şunu çıkarıyorum: Birtakım yiyecekleri unutacak kadar uzun bir süre hayatınızdan çıkarınca, o yiyecekler artık sizin için eskisi kadar büyük bir anlam ifade etmiyor, dolayısıyla o yiyecekleri canınız çekmiyor. Sonrasında 1. grubun yaptığı gibi, olayı abartıp bu yiyecekleri günlük alışkanlıklarınıza dahil etmezseniz, vücudunuz o yiyecekleri artık "pek matah bir şey" olarak görmüyor ve artık onları aramamaya başlıyorsunuz. O zaman sanırım size çikolata ikram edildiğinde "yok, canım istemiyor" demeniz olası. Ben bunu kendi adıma çikolata için hayal edemiyorum, ama patates kızartması için hayal edebiliyorum, zamanında da patates kızartması için bunu yapamazdım; bu durumda demek ki gerçekten mümkün olabilecek bir şey bu. O zaman belki de midemizin isteği dışında, gözümüz aç olduğu için yemek yeme isteğimiz ortadan kalkacak.
Henüz yapabilmiş değilim, ama en büyük isteğim midemin isteği dışında, ruhumun yemek yeme isteğini ortadan kaldırmak. Yani tıka basa tok olduğumda tatlı yemek istememek, canım sıkkın olduğunda tahin pekmeze, çikolataya saldırmamak, bir restorana gittiğimde gözlerimin tatlılara değil ana yemeklere kayması, yemek yemeyi unutmak, sabah/akşam aynaya alelade, birkaç saat önce yediklerimi düşünmeden bakmak, kaç kilo olduğumun aklıma bile gelmemesi... Daha başka ne isterdim ki?..
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Ka'ların ve Pe'lerin Diyeti
58-59 döngüm zamanında bir hafta sonu, babamın iki arkadaşının evine ziyarete gittik ve orda Ayşe teyzenin (gerçek ismi değil) epey zayıfladığını fark ettim. Bense bir süredir kilo almış olduğumu fark ediyor, mutfaktan salona her yürüyüşümde mutfağın karşısındaki aynaya bakıp duruyordum. Ayşe teyze bir süredir diyet yaptığını, ancak artık koruma dönemine geldiğini anlattı. Bir diyetisyenden destek alıyormuş. Bu diyetin eğlenceli tarafı matematik dolu olmasıydı, bakın anlatayım:
Bu diyete göre;
Normalde her kadın ve erkek için değişmekle beraber, her bireyin kilosunu koruması ya da kilo alıp vermesi için alması gereken bir karbonhidrat/protein dengesi varmış. Mesela Ayşe teyzenin kilosunu koruması için gereken miktar:
5 protein öğünü
5 karbonhidrat öğünü
2 süt/yoğurt öğünü
2-3 meyve
2 tam ceviz, 6-10 badem
Sınırsız sebze/salata imiş. Eğer Ayşe teyze zayıflamak istiyorsa bu listeden azaltması gereken miktar sadece karbonhidratmış. Eğer o gün spor yaptıysa protein öğününü 6'ya çıkarma izni varmış.
Şimdi muhtemelen 5 protein öğünü, 5 karbonhidrat öğünü deyince muhtemelen şaşırmışsınızdır, onu açıklayayım. 1 protein öğünü (p) dedikleri şey, 1 yumurta/1 tane köfte/4 yemek kaşığı baklagil/1 karper büyüklüğünde beyaz peynir/140 gr diyet ton balığına;
1 karbonhidrat öğünü (k), bir dilim ekmek/çeyrek simit/4-5 yemek kaşığı müsli/2 tatlı bisküvi/4-5 diyet bisküvi/3 yemek kaşığı pirinç/3 yemek kaşığı bulgur/1 orta boy patates/1 küçük kase çorbaya;
1 süt/yoğurt öğünü ise, 1 su bardağı süt/1 kase yoğurt/2 su bardağı ayran/125 gr probiyotik yoğurta denk.
Tatlı, alkol yasak. Haftada en fazla 4 parça bitter çikolata tüketilebilir. 2 litre de su içilecek.
Bu diyet 6 ara öğünlüydü, Karatay diyetine de benim 8 ara öğünlü diyetime de benzemiyordu. İlk dikkatimi çeken farkı diyette müsli, diyet bisküvi, pirinç, patates, kaşar gibi yiyeceklere izin vermesiydi, ikincisiyse bulgurla pirinci aynı kefeye koyması :) İlk diyetimde bazı günler yediğim yarım simide bile izin yoktu artık; bu durumda son zamanlarda kahvaltıda yediğim simit tostlar mı beni bu duruma getirmişti?! Bir simit tost = simit-4k (karbonhidrat) + kaşar-1p (protein). Bunu yiyorsan akşam yeme bence! Bu acı gerçeği öğrendikten sonra bir daha asla simit tost yemedim.
Diyete her gün 5p tüketecek şekilde başladım ve bütün yediklerimi küçük bir deftere not aldım. Bu diyet aracılığıyla muhtemelen hayatımda ilk defa 4 kaşık müsli+activia ile kahvaltı yaptım, ve itiraf ediyorum sevdim de. (Bu 1k, 1 yoğurt öğünü demek oluyordu.) Ama her gün aynı kahvaltıyı yapmak gibi bir hata yapınca ilerleyen günlerde bundan çok sıkıldım. O yüzden siz siz olun, diyetinizde yediğiniz şeyi her gün değiştirin, yeni sebzeler alın, yeni yemekler yapın ki sıkılmayın, diyet eğlencesini kaybetmesin. Birkaç gün sonra canım deli gibi tatlı çekti, ciddi bir irade sergileyerek bunu dolaptan aldığım üç çeri domatesle atlattım :) Birkaç günün ardından hala aynı kiloda olduğumu, tartıda hiçbir değişiklik olmadığını görünce günlük 5p'nin benim bünyeme muhtemelen fazla olduğunu düşündüm ve bunu 3p'ye düşürdüm.
Bu diyetle notlarıma bakılırsa 1 kilo anca vermişim. Sanırım bu diyeti tamamlamakta başarısız olmama neden olan etken 1 dilim ekmekle 2 bisküvi/4 diyet bisküvinin denk olmasıydı.
22 Nisan 2014 sabah kahvaltım :
2 kurabiye (1k diye işaretlemişim (?!))
1 peynir (1p)
domates/salatalık
Süpermarketlerde satılan ithal hazır çikolatalı kurabiyeler vardı, muhtemelen o gün defterime not ettiğim 1k (!) bunlardı. Diyetin ilerleyen günlerinde o kurabiyeler Komşu Fırın'ın kahveli çikolatalı kurabiyeleriyle yer değiştirdi. Diyette izin verilen karbonhidrat adına ne varsa, diyet bisküvi, 4 parça bitter çikolata, normal bisküvi; o dönemin ve diyet yapmaya çalıştığım sonraki birkaç ayın yeni alışkanlıkları oldu. Şimdi düşünüyorum da, içinde sürüyle koruyucu bulunan tatlandırıcılı (yalancı, yapay şeker) diyet bisküvileri tüketmek pek de doğru gelmiyor bana. Sizin vücudunuzun bunlara ihtiyacı yok. Aslında bu diyetle eski beslenme alışkanlıklarınızı düzeltmiyorsunuz, sadece yumuşatıyorsunuz. Diyeti bıraktığınızda ayarı tekrardan kaçırarak eski alışkanlıklarınıza geri dönmeyeceğinizi kim garanti edebilir? Aslında bu hangi diyeti yaptığınızdan bağımsız bir soru; bunu sadece siz garanti edebilirsiniz.
Diyetlerde "ödül" babında izin verilen birtakım kaçamakları önce kuralına uygun, sonra da miktarı ve sıklığı gittikçe artan bir şekilde yapıyorsunuz. Bir süre sonra bir bakıyorsunuz ortada diyet diye bir şey kalmamış, eskisinden daha sağlıksız bir şekilde besleniyorsunuz. Sonra bildiğiniz dönem başlıyor, tekrardan diyete giriyorsunuz, bir kaçamak, beş kaçamak, ve tekrar diyet; bir kısır döngü gibi her seferinde tekrarlıyorsunuz. Ben sıkıldım, siz sıkılmadınız mı?..
Bu diyete göre;
Normalde her kadın ve erkek için değişmekle beraber, her bireyin kilosunu koruması ya da kilo alıp vermesi için alması gereken bir karbonhidrat/protein dengesi varmış. Mesela Ayşe teyzenin kilosunu koruması için gereken miktar:
5 protein öğünü
5 karbonhidrat öğünü
2 süt/yoğurt öğünü
2-3 meyve
2 tam ceviz, 6-10 badem
Sınırsız sebze/salata imiş. Eğer Ayşe teyze zayıflamak istiyorsa bu listeden azaltması gereken miktar sadece karbonhidratmış. Eğer o gün spor yaptıysa protein öğününü 6'ya çıkarma izni varmış.
Şimdi muhtemelen 5 protein öğünü, 5 karbonhidrat öğünü deyince muhtemelen şaşırmışsınızdır, onu açıklayayım. 1 protein öğünü (p) dedikleri şey, 1 yumurta/1 tane köfte/4 yemek kaşığı baklagil/1 karper büyüklüğünde beyaz peynir/140 gr diyet ton balığına;
1 karbonhidrat öğünü (k), bir dilim ekmek/çeyrek simit/4-5 yemek kaşığı müsli/2 tatlı bisküvi/4-5 diyet bisküvi/3 yemek kaşığı pirinç/3 yemek kaşığı bulgur/1 orta boy patates/1 küçük kase çorbaya;
1 süt/yoğurt öğünü ise, 1 su bardağı süt/1 kase yoğurt/2 su bardağı ayran/125 gr probiyotik yoğurta denk.
Tatlı, alkol yasak. Haftada en fazla 4 parça bitter çikolata tüketilebilir. 2 litre de su içilecek.
Bu diyet 6 ara öğünlüydü, Karatay diyetine de benim 8 ara öğünlü diyetime de benzemiyordu. İlk dikkatimi çeken farkı diyette müsli, diyet bisküvi, pirinç, patates, kaşar gibi yiyeceklere izin vermesiydi, ikincisiyse bulgurla pirinci aynı kefeye koyması :) İlk diyetimde bazı günler yediğim yarım simide bile izin yoktu artık; bu durumda son zamanlarda kahvaltıda yediğim simit tostlar mı beni bu duruma getirmişti?! Bir simit tost = simit-4k (karbonhidrat) + kaşar-1p (protein). Bunu yiyorsan akşam yeme bence! Bu acı gerçeği öğrendikten sonra bir daha asla simit tost yemedim.
Diyete her gün 5p tüketecek şekilde başladım ve bütün yediklerimi küçük bir deftere not aldım. Bu diyet aracılığıyla muhtemelen hayatımda ilk defa 4 kaşık müsli+activia ile kahvaltı yaptım, ve itiraf ediyorum sevdim de. (Bu 1k, 1 yoğurt öğünü demek oluyordu.) Ama her gün aynı kahvaltıyı yapmak gibi bir hata yapınca ilerleyen günlerde bundan çok sıkıldım. O yüzden siz siz olun, diyetinizde yediğiniz şeyi her gün değiştirin, yeni sebzeler alın, yeni yemekler yapın ki sıkılmayın, diyet eğlencesini kaybetmesin. Birkaç gün sonra canım deli gibi tatlı çekti, ciddi bir irade sergileyerek bunu dolaptan aldığım üç çeri domatesle atlattım :) Birkaç günün ardından hala aynı kiloda olduğumu, tartıda hiçbir değişiklik olmadığını görünce günlük 5p'nin benim bünyeme muhtemelen fazla olduğunu düşündüm ve bunu 3p'ye düşürdüm.
Bu diyetle notlarıma bakılırsa 1 kilo anca vermişim. Sanırım bu diyeti tamamlamakta başarısız olmama neden olan etken 1 dilim ekmekle 2 bisküvi/4 diyet bisküvinin denk olmasıydı.
22 Nisan 2014 sabah kahvaltım :
2 kurabiye (1k diye işaretlemişim (?!))
1 peynir (1p)
domates/salatalık
Süpermarketlerde satılan ithal hazır çikolatalı kurabiyeler vardı, muhtemelen o gün defterime not ettiğim 1k (!) bunlardı. Diyetin ilerleyen günlerinde o kurabiyeler Komşu Fırın'ın kahveli çikolatalı kurabiyeleriyle yer değiştirdi. Diyette izin verilen karbonhidrat adına ne varsa, diyet bisküvi, 4 parça bitter çikolata, normal bisküvi; o dönemin ve diyet yapmaya çalıştığım sonraki birkaç ayın yeni alışkanlıkları oldu. Şimdi düşünüyorum da, içinde sürüyle koruyucu bulunan tatlandırıcılı (yalancı, yapay şeker) diyet bisküvileri tüketmek pek de doğru gelmiyor bana. Sizin vücudunuzun bunlara ihtiyacı yok. Aslında bu diyetle eski beslenme alışkanlıklarınızı düzeltmiyorsunuz, sadece yumuşatıyorsunuz. Diyeti bıraktığınızda ayarı tekrardan kaçırarak eski alışkanlıklarınıza geri dönmeyeceğinizi kim garanti edebilir? Aslında bu hangi diyeti yaptığınızdan bağımsız bir soru; bunu sadece siz garanti edebilirsiniz.
Diyetlerde "ödül" babında izin verilen birtakım kaçamakları önce kuralına uygun, sonra da miktarı ve sıklığı gittikçe artan bir şekilde yapıyorsunuz. Bir süre sonra bir bakıyorsunuz ortada diyet diye bir şey kalmamış, eskisinden daha sağlıksız bir şekilde besleniyorsunuz. Sonra bildiğiniz dönem başlıyor, tekrardan diyete giriyorsunuz, bir kaçamak, beş kaçamak, ve tekrar diyet; bir kısır döngü gibi her seferinde tekrarlıyorsunuz. Ben sıkıldım, siz sıkılmadınız mı?..
15 Mayıs 2015 Cuma
Helal Olsun Hanımefendi, O Tatlıyı Nasıl Bitirebildiniz?
Şayet hafta içi sıkça bulunduğunuz ve günün çoğunu geçirdiğiniz iş yerinizin, okulunuzun yanında fırın, pastane, kafe - benim durumumda bakkal (!) - gibi tatlı, pasta, dondurma satan yerler varsa, bu gibi yerlerde sık bulunmamaya çalışın :) Zira o yerlerin her önünden geçişinizde, tıpkı size birtakım anılarınızı hatırlatan melodiler gibi, bu yerler de, sizin geçen gün yediğiniz tatlı, pastayı hatırlatabilir ve kolayca beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmenize sebep olabilir. Bizzat yaşadım.
Uyarı: Aşağıdaki yazı yoğun miktarda tatlı lakırdısı içermektedir. Açsanız ya da canınızın çekeceğini tahmin ediyorsanız lütfen okumayın. :)
2009'dan önce, bir dönem, haftada iki gün üniversitenin diğer kampüsüne gidiyordum ve ben o iki gün de yakınlardaki İnci Pastanesi'nin Uludağ'ını yemeye gidiyordum.
56-57, 57-58, 58-59 döngülerim sırasında iş çıkışı eve gitmediğim haftada bir-iki akşam, civardaki kuru yemişçilerin dut pestillerine sardım; bu elbette bir Uludağ'a göre çok daha sağlıklı, ama hiçbir zaman bir meyve ya da kuru meyve kadar masum değil; zira içinde un, nişasta, pekmez var. Dut pestili de bir şey mi; Allah bilir hangi "uzun zamandır tatlı yemiyorum, aferin bana" günümde civardaki bir pastanenin beyaz çikolatalı profiterolü ile tanıştım, tanışmaz olaydım. Yine bu civardaki fırınlardan birinde, hayatımda tattığım en lezzetli tahinli çörek yapılıyordu, bu da başımın belasıydı. Tahinli çörek bence oldukça lezzetli bir unlu mamül, ancak herkes kolay kolay yapamıyor. Evde tahinli çörek yapmayı defalarca denemişimdir, -neyse ki- hiçbir zaman istediğim tadı yakalayamadım.
Bir gün servisle iş yerinden dönerken, arkadaşlardan bir tanesi evime çok da uzak olmayan bir dondurmacıdan bahsetti. "Yok, ben almayayım, tatlı yememeye çalışıyorum" dedim. "Ama çok güzel çeşitleri var" dedi, "kavunlu, cevizli, tahinli...". "Neeee" dedim, "tahinli mi???". O gün topluca servisten inip dondurmacıya yürüdük. Hayatımda yediğim en lezzetli dondurmalardan biridir. Elbette bunu da abartmayı başardım.

Uyarı: Aşağıdaki yazı yoğun miktarda tatlı lakırdısı içermektedir. Açsanız ya da canınızın çekeceğini tahmin ediyorsanız lütfen okumayın. :)
2009'dan önce, bir dönem, haftada iki gün üniversitenin diğer kampüsüne gidiyordum ve ben o iki gün de yakınlardaki İnci Pastanesi'nin Uludağ'ını yemeye gidiyordum.
56-57, 57-58, 58-59 döngülerim sırasında iş çıkışı eve gitmediğim haftada bir-iki akşam, civardaki kuru yemişçilerin dut pestillerine sardım; bu elbette bir Uludağ'a göre çok daha sağlıklı, ama hiçbir zaman bir meyve ya da kuru meyve kadar masum değil; zira içinde un, nişasta, pekmez var. Dut pestili de bir şey mi; Allah bilir hangi "uzun zamandır tatlı yemiyorum, aferin bana" günümde civardaki bir pastanenin beyaz çikolatalı profiterolü ile tanıştım, tanışmaz olaydım. Yine bu civardaki fırınlardan birinde, hayatımda tattığım en lezzetli tahinli çörek yapılıyordu, bu da başımın belasıydı. Tahinli çörek bence oldukça lezzetli bir unlu mamül, ancak herkes kolay kolay yapamıyor. Evde tahinli çörek yapmayı defalarca denemişimdir, -neyse ki- hiçbir zaman istediğim tadı yakalayamadım.
Bir gün servisle iş yerinden dönerken, arkadaşlardan bir tanesi evime çok da uzak olmayan bir dondurmacıdan bahsetti. "Yok, ben almayayım, tatlı yememeye çalışıyorum" dedim. "Ama çok güzel çeşitleri var" dedi, "kavunlu, cevizli, tahinli...". "Neeee" dedim, "tahinli mi???". O gün topluca servisten inip dondurmacıya yürüdük. Hayatımda yediğim en lezzetli dondurmalardan biridir. Elbette bunu da abartmayı başardım.

2009 öncesi yurt dışında bir dönem yaşamıştım, ve orada nutellalı üçgen şeklinde çöreklerle tanışmıştım. Neredeyse her gün bu çöreklerden alıyordum. Yurt dışından dönünce, her yerde aramama rağmen Türkiye'de de, diğer ülkelerde de bu çöreklerden bulamadım. Sonunda tarifini buldum ve evde kendim yaptım: Milföy hamurunun içine nutellayı koy(m)uyorsunuz ve üçgen şeklinde kapat(m)ıyorsunuz. Üzerine yumurta sarısı-toz şeker karışımını sür(meyi)üp fırında 180 derecede 15 dk pişir(m)iyorsunuz. Hiç güzel olmuyor. (Neyse ki bunu abartmadım)
Carte D'or'un Kurabiye Güzeli, Cheesecake'li dondurması, sade helva, fırında helva, tahin-pekmez, Dr Oetker'in Çikolata Şelalesi benim evimin yakınındaki bakkal alışkanlıklarımdı. Öyle ki bakkal bir gün "eee, dondurma almıyor musunuz?" diye sormuştu. Düşünün, süt, peynir, yoğurt almıyor musunuz diye sormadı.
Yakınlarda alabileceğim kaynak olmadığı için muska pestil, bademden yapılmış acıbadem kurabiyesi (Edirne'de yemeniz tavsiye olunur), antep fıstığı ezmesi (Maraş'tan bir arkadaşımız getirmişti, daha iyisini yemedim) ve antep fıstıklı kesme dondurmayı alışkanlık haline getiremedim neyse ki.
Dikkat ederseniz sütlaç, keşkül, supangle demedim. Aradığım ve alışkanlıklarım, daha çok yoğun, kuvvetli tatlar. Diğerleri beni tatmin etmiyor (!).
Tatlı konusunda performansım gerçekten şaşılacak boyuttadır, zira birkaç defa buna şahit olan insanlar komik tepkiler verdiler. Bir seferinde kuzenimle bir kafeye oturduk, ve ben hafifçe büyük bir tatlının üzerine bir top dondurma sipariş ettim. Biraz zorlansam da tatlımın hepsini bitirdim. Garson (bayan) önümdeki kaseyi alırken takdir etti: "Vallahi hanımefendi, nasıl oldu da o tatlıyı bitirebildiniz, gerçekten tebrik ederim. Ben yapamazdım. Gerçekten helal olsun!" ?!?
Bir başka sefer de işim dolayısıyla o akşam birlikte künefe yediğimiz -muhtemelen hayatımda en fazla üçüncü kez gördüğüm- bir beyefendi "bir bayan olarak performansımı" (bir tabak künefe) takdire şayan bulmuştu.
Boyuta bakıp şaşırmayınız efendim, içimde var :) (Bu cümlemi bir başka yazımda açıklayacağım)
2009'dan önce tatlıya dair bu kadar yoğun bir seçiciliğim yoktu. O zamanlar sorsanız muhtemelen künefe ya da baklava derdim. Bu yazımda listelediğim tatlılar ise, 2009'dan bu blog'u yazmaya başladığım güne kadar benim favori tatlılarımdı.
Şimdi ise bu saydıklarım benim için "vazgeçtiklerim".
14 Mayıs 2015 Perşembe
Tatlıdan Kurtulma Denemeleri 1 - Karatay Diyeti
Tatlı bağımlılığımın farkına varacak kadar "işi" ilerlettiğimde bu duruma çözüm aramaya başladım. Eş dostla yemeğe çıktığımda ne yiyeceğim meselesi tatlı dışında gerçekten fark etmiyordu; et, sebze, tavuk benim için aynıydı çünkü asıl ana yemek bu saydıklarım değil arkasından gelen tatlıydı. Ne kadar tok olduğum gerçekten fark etmiyordu. Bu yüzden yemeklerde yemekten çok, ardından tatlı yiyecek miyiz diye düşünür, tatlıyı yeterince beğenmediysem o kadar kaloriyi boşa almış gibi hisseder, sinir olurdum. Akşam yatmadan önce aynada baş başa kaldığım arkadaş da cabası. Derken bir gün o günler herkesin konuşup durduğu, birçok insanın deneyip sonuç aldığı Karatay diyetini denemeye karar verdim.
Karatay diyeti, mutlaka bileniniz çoktur, benim o zamana dek sürdürmüş olduğum altı-sekiz ara öğünlü beslenme biçiminden oldukça farklıydı; ara öğünlerin söylenenin aksine sağlığa zararlı olduğunu, ne yiyorsak (meyve, çerez, neyse) yemekten hemen sonra yememiz gerektiğini, günde üç öğün beslenmemiz gerektiğini söylüyordu. Bu diyette beni çeken, diyetin protein ağırlıklı olması, ve tatlıya izin vermediği için benim tatlı isteğimi köreltebileceği düşüncesiydi.
Her gün kahvaltıda yumurta yemek gibi bir alışkanlığım yokken -haftada bir, bilemedin iki kez yumurta yiyordum-, bu diyet her sabah iki yumurta yememizi söylüyordu -ki ben bunu yapmadım. Normalde küçüklüğümden beri midem bozulduğunda, hasta olduğumda ağzıma gelen tadı "katı yumurta tadı" olarak tanımlayan bir insanım. Ama yine de, her akşam yatmadan önce bir yumurtayı kaynatıp ertesi günkü kahvaltıma hazırladım, ve her sabah bir yumurta, domates, salatalık, peynir, zeytin, 2 tam cevizden oluşan ekmeksiz kahvaltımı yedim. Bu işin bana garip gelen bir tarafı da kahvaltımı ekmeksiz yapmaktı; neticede küçüklüğümüzden beri her sabah kahvaltılarımızın bir numaralı bileşeni ekmektir; ama gene de yaptım bunu.
Yumurtanın tok tutma gibi bir işlevi kesinlikle var, evet. Ama ne yalan söyleyeyim, beş-altı saat boyunca hiçbir şey yemiyor olmanın da farklı bir psikolojisi var?! Özellikle öğleden akşama kadar. Kim bilir, belki iki yumurtayı yeseydim "bir daha bir şey yemek istemiyorum!" noktasına gelebilirdim; acaba yese miydim? :)
Sekiz ara öğünlü diyetimin bir güzel özelliği de şuydu: "Nasıl olsa birazdan yiyeceğim" tokluk hissi vardı, o yüzden yemeğe o kadar da çok saldırmıyordum (yanlış anlaşılmasın, hiçbir zaman sofradan aç kalkmıyordum). Her öğünde ufak ufak yediğim için mide kolayca küçülüyordu. Ama bunda öyle değil. Bunun yanı sıra, bu diyeti hayat boyu sürdüremeyeceğimi düşünmüştüm açıkçası.
Sekiz ara öğünlü diyetimin bir güzel özelliği de şuydu: "Nasıl olsa birazdan yiyeceğim" tokluk hissi vardı, o yüzden yemeğe o kadar da çok saldırmıyordum (yanlış anlaşılmasın, hiçbir zaman sofradan aç kalkmıyordum). Her öğünde ufak ufak yediğim için mide kolayca küçülüyordu. Ama bunda öyle değil. Bunun yanı sıra, bu diyeti hayat boyu sürdüremeyeceğimi düşünmüştüm açıkçası.
Her ne kadar şu anda diyeti savunmuyor da olsam, bu diyetle tatlı isteğim köreldi, evet, ve 1-2 kilo da verdim. Patates ve pirinci uzun süre yemediğimde nasıl tatlarını, onlara olan isteğimi unuttuysam, tatlı yemeyince de ona olan isteğim körelmişti. Belki protein yüklü beslenmemin de katkısı vardır.
Yaşadığım 57-58, 58-59 döngüleri boyunca, 1-2 kilo verip de değişikliği aynada fark ettiğimde sevinip şımarıyordum ve diyeti gevşetiveriyordum. Diyetisyenlerin "siz kendi başınıza tartılmayın" diye ısrarla söylemelerinde muhtemelen diyeti yapanların birkaç kilo verince benim gibi şımarıvermeleri, ya da aksine kilo veremeyince vazgeçmeleri var. Verdiğim 1-2 kilodan destek aldım, ve akşam balıktan sonra izin verilen helva menüsünü yeniden alışkanlık haline getirdim. Hikayenin sonunu biliyorsunuz.
Karatay diyetiyle benim 8 öğünlük diyetimin farkını sıraladım; şimdi de benzer yönlerini söyleyeyim: Pirinç, patates, mısır, abur cubur, fast food, gazlı içecekler, hazır çorba vs, diyet yiyecekler yok. Aslında şu ara öğün meselesini unutursak formül sır değil; hayatınızdan yapay, şeker, nişasta, un içeren yiyecekleri çıkartıyorsunuz, onun yerine bisküvi, kek icat edilmeden yıllar yıllar önce eski insanlar ne yiyorduysa onu yiyorsunuz. Bir de hayatınıza birazcık hareket katıyorsunuz :) Eğer engel olan herhangi bir hastalığınız yoksa, zayıflamak için başka hiçbir şey gerekmiyor aslında. Ha bir dakika, bir şeyi unuttum; gereken en önemli şey: İrade :)
12 Mayıs 2015 Salı
Duymaktan Hiç Hazzetmediğim Söz: "Koş!"
Çocukluğumdan beri tombul olduğumu söylemiştim. Annem, hamileliği boyunca babamın kendisini ciğerler yedirip bozalar içirerek beslediğini söylerdi; hamileliğinin son günlerinde çekilmiş fotoğrafı tam olarak yarım ay şeklindeydi. Çocukluğumda tombuldum evet ama sofradaki balık, sebze yerine hiç köfte patates yediğimi bilmem, eve abur cubur çok fazla girmezdi.
Babam haftada üç kere, toplamda 30 km koşan bir adamdı çünkü bendeki "armut" tipi bizzat kendisinden mirastı. Ben doğmadan önce bir aile dostumuzun babamı duvara dayayarak babamın kalça genişliğini ölçtüğü hikayesini pek çok sefer dinlemiştim.
Bu "armut" tipinden kurtulmak için belli ki babam haftada 30 kilometre koşma yolunu seçmişti (babam şu anda "armut" falan değildir :) ). Bu yüzden bana ilk koşmamı salık verdiğinde -muhtemelen- ilkokuldaydım.
Yeni beslenme metodumla tanıştığım 2009 yılına kadar kimi zaman babamla, kimi zaman tek başıma koştum. Babamla koşuya çıkmak demek her seferinde yaklaşık 8-10 kilometre (1-1.5 saat sürerdi) koşmak demekti ve bu beni gerçekten zorluyordu. Bu yüzden genelde tek başıma koşardım (30-45 dk). Babam vücudumun üst tarafında problem olmadığını, o yüzden kalçalarımı eritmek için doğru yöntemin beslenmemi değiştirmeme gerek kalmadan koşmak olduğunu söylerdi. Beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeden koşmanın kilo vermeme yararı olmadığı kesin ama koşmam belki daha çok kilo almamı engellemiştir.
2009'a kadar ailem tarafından sürekli "koş" tavsiyesi verildiği için beslenme uzmanıma ilk sorduğum sorulardan biri şuydu: "Koşayım mı?". Beslenme uzmanım "Neeee" dedi, "Koşmak mı? Sakın koşma. Şu halinle eğer koşarsan ayak tabanlarına ve diz kapaklarına yük uygular ve zarar verirsin. Sadece hafif tempoyla yürüyebilirsin.". Ayrıca bunun yanında yağlarımla kaslarımın sporla sıkışmasının, kilo vermeme engel olacağını söylemişti. Canıma minnet, daha ne olsun :) . Bunun üzerine diyetim boyunca gezinme temposunda ve kısa yürüyüşler yapmıştık. Belki çocukluğumdan beri bıktığımdan bilemiyorum, koşmayı genelde tercih etmiyorum, ama yürüyüşü çok seviyorum, saatlerce, kilometrelerce yürüyebilirim; doğada, parkta, sahilde.
Diyetimin başlayışından birkaç ay sonra, birkaç kilo verip de yağlarım yumuşayınca, beslenme uzmanım göbek, kalça ve sırt bölgelerime biyoenerji kullanarak masaj yapmıştı. Bu masajlar sayesinde bu bölgelerimin küçülmesi hızlanmıştı. Diyetimin sonunda da pilates lastiği ile egzersizler yapmaya başlamıştım. Yunanistan'da mağazalarda denediğim gömlekler kaskatı kollarım yüzünden olmayınca günde 5 sefer 10'ar kez kol egzersizleri yaptım: Yanlış hatırlamıyorsam bir ayın sonunda kollarım çöp gibi kalmıştı. Bunun yanı sıra her akşam yatmadan önce karın bölgeme beslenme uzmanımın öğrettiği gibi masaj yapıyordum. Diyetim esnasında yaptığım spor bu saydıklarımdan ibaretti. Hala arada bu masaj ve egzersizleri yaparım.
Günde 8 öğünlü diyet menümle ilgili birkaç ayrıntıyı daha paylaşmak isterim:
- Yasak olan yiyeceklerim kimi zaman metabolizmayı şaşırtmak, kimi zamansa kilo veriş hızını ayarlamak anlamında her ay değişiyordu ama ana olarak hiç yasaklar listesinden kalkmayan yiyeceklerim şunlardı: Patates, pirinç, kahve, marul (içinde yağ olduğunu söylüyordu beslenme uzmanım, doğruluğunu bilemiyorum), mısır, muz (kabızlık yapıyor), şerbetli tatlılar, diyet yiyecekler, kepek ve tabii ki abur cubur.
- İstediğim zaman çay içebiliyordum, şekersiz olma kaydıyla.
- Yapay meyve sularını da tavsiye etmiyordu, onun yerine taze meyve suyu içebiliyordum ama onun da fazlası zararlı, zira her bir bardak portakal suyunda 2-3 portakal var.
- Alkol olarak : Mayalı içecekler olan şarap ve biraya izin yoktu ama rakıya izin veriliyordu. Çok fazla alkol tüketicisi olmadığım için bunu tecrübe edemedim, dolayısıyla doğruluğunu bilemiyorum.
- Yemeklerdeki yoğurdu yemekten yarım saat sonra yiyordum, bunun sebebi belki sindirimi kolaylaştırmak, belki mideyi küçültmek, bilemiyorum.
- Ve en önemlisi günde 2.5 litre su içmek. Bardak bardak değil, yudum yudum. Elinize bir pet şişe alıyor ve her 3 saatte bir onu yeniliyorsunuz. Bu sayede metabolizmanızı sürekli canlı tutmuş, midenizi büyütmemiş, ve aklınızdan diyeti çıkaramamış oluyorsunuz :)
Diyetim boyunca her gün aynı saatlerde yemek yemek, düzenli olarak su içmek ve kahveyi bırakmanın yararını çok kısa zamanda gördüm. Diyetten önce yaşadığım uykusuzluk ve kabızlık sorunlarım çözüldü, kimi günlerde, gün boyunca yoğun karbonhidrata bağlı olarak hissettiğim uyku hissi ortadan kalktı, ve canım gerçekten tatlı istemiyordu. Her ne kadar çok ara öğünlü diyet kimi diyetisyenlerce savunuluyor, kimi diyetisyenlerce yanlış bulunuyor olsa da, o dönemde bünyemdeki bütün değişiklikler olumlu olduğu ve sonuca da sadece bu şekilde erişebildiğim için o dönemki düzenimin diyetten önceki ve sonraki dönemlerime kıyasla çok çok daha doğru bir düzen olduğunu hissedebiliyorum.
Babam haftada üç kere, toplamda 30 km koşan bir adamdı çünkü bendeki "armut" tipi bizzat kendisinden mirastı. Ben doğmadan önce bir aile dostumuzun babamı duvara dayayarak babamın kalça genişliğini ölçtüğü hikayesini pek çok sefer dinlemiştim.
Bu "armut" tipinden kurtulmak için belli ki babam haftada 30 kilometre koşma yolunu seçmişti (babam şu anda "armut" falan değildir :) ). Bu yüzden bana ilk koşmamı salık verdiğinde -muhtemelen- ilkokuldaydım.
Yeni beslenme metodumla tanıştığım 2009 yılına kadar kimi zaman babamla, kimi zaman tek başıma koştum. Babamla koşuya çıkmak demek her seferinde yaklaşık 8-10 kilometre (1-1.5 saat sürerdi) koşmak demekti ve bu beni gerçekten zorluyordu. Bu yüzden genelde tek başıma koşardım (30-45 dk). Babam vücudumun üst tarafında problem olmadığını, o yüzden kalçalarımı eritmek için doğru yöntemin beslenmemi değiştirmeme gerek kalmadan koşmak olduğunu söylerdi. Beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeden koşmanın kilo vermeme yararı olmadığı kesin ama koşmam belki daha çok kilo almamı engellemiştir.
2009'a kadar ailem tarafından sürekli "koş" tavsiyesi verildiği için beslenme uzmanıma ilk sorduğum sorulardan biri şuydu: "Koşayım mı?". Beslenme uzmanım "Neeee" dedi, "Koşmak mı? Sakın koşma. Şu halinle eğer koşarsan ayak tabanlarına ve diz kapaklarına yük uygular ve zarar verirsin. Sadece hafif tempoyla yürüyebilirsin.". Ayrıca bunun yanında yağlarımla kaslarımın sporla sıkışmasının, kilo vermeme engel olacağını söylemişti. Canıma minnet, daha ne olsun :) . Bunun üzerine diyetim boyunca gezinme temposunda ve kısa yürüyüşler yapmıştık. Belki çocukluğumdan beri bıktığımdan bilemiyorum, koşmayı genelde tercih etmiyorum, ama yürüyüşü çok seviyorum, saatlerce, kilometrelerce yürüyebilirim; doğada, parkta, sahilde.
Diyetimin başlayışından birkaç ay sonra, birkaç kilo verip de yağlarım yumuşayınca, beslenme uzmanım göbek, kalça ve sırt bölgelerime biyoenerji kullanarak masaj yapmıştı. Bu masajlar sayesinde bu bölgelerimin küçülmesi hızlanmıştı. Diyetimin sonunda da pilates lastiği ile egzersizler yapmaya başlamıştım. Yunanistan'da mağazalarda denediğim gömlekler kaskatı kollarım yüzünden olmayınca günde 5 sefer 10'ar kez kol egzersizleri yaptım: Yanlış hatırlamıyorsam bir ayın sonunda kollarım çöp gibi kalmıştı. Bunun yanı sıra her akşam yatmadan önce karın bölgeme beslenme uzmanımın öğrettiği gibi masaj yapıyordum. Diyetim esnasında yaptığım spor bu saydıklarımdan ibaretti. Hala arada bu masaj ve egzersizleri yaparım.
Günde 8 öğünlü diyet menümle ilgili birkaç ayrıntıyı daha paylaşmak isterim:
- Yasak olan yiyeceklerim kimi zaman metabolizmayı şaşırtmak, kimi zamansa kilo veriş hızını ayarlamak anlamında her ay değişiyordu ama ana olarak hiç yasaklar listesinden kalkmayan yiyeceklerim şunlardı: Patates, pirinç, kahve, marul (içinde yağ olduğunu söylüyordu beslenme uzmanım, doğruluğunu bilemiyorum), mısır, muz (kabızlık yapıyor), şerbetli tatlılar, diyet yiyecekler, kepek ve tabii ki abur cubur.
- İstediğim zaman çay içebiliyordum, şekersiz olma kaydıyla.
- Yapay meyve sularını da tavsiye etmiyordu, onun yerine taze meyve suyu içebiliyordum ama onun da fazlası zararlı, zira her bir bardak portakal suyunda 2-3 portakal var.
- Alkol olarak : Mayalı içecekler olan şarap ve biraya izin yoktu ama rakıya izin veriliyordu. Çok fazla alkol tüketicisi olmadığım için bunu tecrübe edemedim, dolayısıyla doğruluğunu bilemiyorum.
- Yemeklerdeki yoğurdu yemekten yarım saat sonra yiyordum, bunun sebebi belki sindirimi kolaylaştırmak, belki mideyi küçültmek, bilemiyorum.
- Ve en önemlisi günde 2.5 litre su içmek. Bardak bardak değil, yudum yudum. Elinize bir pet şişe alıyor ve her 3 saatte bir onu yeniliyorsunuz. Bu sayede metabolizmanızı sürekli canlı tutmuş, midenizi büyütmemiş, ve aklınızdan diyeti çıkaramamış oluyorsunuz :)
Diyetim boyunca her gün aynı saatlerde yemek yemek, düzenli olarak su içmek ve kahveyi bırakmanın yararını çok kısa zamanda gördüm. Diyetten önce yaşadığım uykusuzluk ve kabızlık sorunlarım çözüldü, kimi günlerde, gün boyunca yoğun karbonhidrata bağlı olarak hissettiğim uyku hissi ortadan kalktı, ve canım gerçekten tatlı istemiyordu. Her ne kadar çok ara öğünlü diyet kimi diyetisyenlerce savunuluyor, kimi diyetisyenlerce yanlış bulunuyor olsa da, o dönemde bünyemdeki bütün değişiklikler olumlu olduğu ve sonuca da sadece bu şekilde erişebildiğim için o dönemki düzenimin diyetten önceki ve sonraki dönemlerime kıyasla çok çok daha doğru bir düzen olduğunu hissedebiliyorum.
11 Mayıs 2015 Pazartesi
İtiraflar
Diyetlerde en sık karşılaşılan sorundur verdiğiniz kiloları geri almak. Bunun tek sebebi diyet sonrası beslenme alışkanlıklarınızı yeniden bozmaktır. Zayıflamanız doğal süresinde bile olsa, sağlıklı beslenme alışkanlıklarınızı devam ettirmezseniz benim gibi ideal kilonuzu muhafaza edemez ve kilo alırsınız. Zayıflamanın kısa sürede olduğu, ama kişinin hayatı boyunca sürdüremeyeceği şekilde beslendiği diyetlerde de bence sonuç kaçınılmaz: Diyet bittiğinde vücudunuz "kıtlık dönemi"nin sona erdiğini fark eder. Bunun yanı sıra uzun süre adam gibi beslenememiş olan sizin açlıktan gözünüz döner ve deli gibi yemeye başlarsınız. Sonunda eski kilonuz + x kilo olan yeni halinizle tanışırsınız.
Biraz kendi damak zevkimden bahsedeyim: Küçüklüğümden beri yemek seçmem. Sevmediğim yemek düşündüm, aklıma bakla geldi, bir de kızartma (düşünün kızartmayı sevmiyorum). Et ve sebzeyi yan yana koyarsanız sebzeyi seçme ihtimalim oldukça yüksek. Cipsi diyet öncesinde de sevmezdim. Ama tatlı... Tatlı konusunu ayrı başlıklarda inceleyeceğim :)
Diyetten önce bile evde televizyon karşısında otururken mutfaktan çikolata alıp yemişliğim çoktur. Sonrasında bunu beslenme uzmanıma söylediğimde "açsın da ondan" demişti, "açsın farkında değilsin". Hatırlarsanız önceki bölümde, diyetimin son dönemi ve koruma dönemimde balık, salata menümden sonra bazen helva yediğimi, koruma dönemimde de yaş pastaya izin verildiğini söylemiştim. Yaş pasta sonraki hayatımı mahvetmedi, ama "helva" istisnası bana sonradan pahalıya mal oldu: Tahmin edebileceğiniz üzere ben bunu alışkanlık haline getirdim. Eğer evde sizden başka yemek pişirecek biri yoksa ve eve geldiğinizde kurt gibi aç oluyorsanız, sakın yemek işini iş dönüşüne bırakmayın. Hafta sonu ya da hafta içi yemekten sonra ertesi günlerin yemeğini yapın. Eğer benim önceden hazırlanmış yemeğim yoksa çoğu akşamımın yemeği şuydu: Koca bir salata (envai çeşit salata malzemesi, ceviz, peynir, kuş üzümü vs), ya da tatlı (Seçenekler: dondurma, helva, tahin-pekmez ve ekmek/ceviz, hayal gücünüze kalmış.). Şimdi bakın, sizce ilk paragraftaki hangi seçeneğe daha çok uyuyorum?
Zayıflamanız doğal süresinde bile olsa, sağlıklı beslenme alışkanlıklarınızı devam ettirmezseniz, her fırsatta yemek yerine tatlı koyar, her canınız sıkkın, mutsuz olduğunuzda tatlı yerseniz benim gibi ideal kilonuzu muhafaza edemez ve kilo alırsınız. Bunları şu anda anlatıyor olmak bile bana acı veriyor. Düşünün ki hayatınız boyunca tombuldunuz, ve günün birinde bir karar verdiniz, her şeyi değiştireceksiniz. Her şeyi değiştirdiniz. Sonra zamanla duruma alışıyorsunuz, sabah domates, salatalıktan oluşan kahvaltınız tostlara, simit tostlara dönüyor. Öğle yemeğinizi düzgün yapıyorsunuz, ama her akşam tatlı yiyorsunuz. Ve buna engel olamıyorsunuz?! Her seferinde pişman oluyorsunuz, ama yine aynı şeyi yapmaya devam ediyorsunuz. 56-57 döngünüze 57-58 döngüsüyle devam ediyorsunuz, sonra 58-59. Bir dönem dikkat ediyorsunuz, sonra hop, sadece bir hafta sonu her şeyin bozulmasına yetiyor. Tartıya çıkmaktan korkar oluyorsunuz. Kıyafetlerinizin bir kısmı olmuyor. Olmayanları unutmaya çalışıp, sadece olanları giyiyorsunuz. Ve bir gün aldığım kiloları vereceğim diye inadınızdan alışveriş de yapmıyorsunuz. Etrafınızdaki çoğu insan durumu fark etmiyor, ya da etmemiş gibi yapıyorlar. Ta ki "daha verme böyle iyisin" diyen insanların biri "kilo mu aldın?" diyene kadar... Ne yapacaksınız?...
Tatlı ve kokainin beyinde yeri aynıymış. (İnternette arattım karşıma bu çıktı)
Dolayısıyla her tatlı yiyişinizde daha çok tatlı yemek istiyorsunuz. Olan şuydu: Her iş çıkışı eve doğru yürürken bakkalı gördüğüm anda beyinde aynı sinyal yanıyordu: "Tatlı mı yesem acaba?". Eğer kendime hakim olamazsam gidip alıyordum. Ve yedikten sonra, akşam yatmadan önce aynaya baktığımda, devasa bir suçluluk duygusu hakim oluyordu; ama bir şeyi değiştiremiyordum ve ertesi gün yine aynı şeyi yapıyordum.
Tatlı bağımlılığımı fark edeli epey oldu, ve bunun üstesinden gelebilmek için birçok kez farklı yöntemler denedim. Şimdiye kadar denemiş olduğum, ama her seferinde bir anlık iradesizliğimle son bulan çabalarımı sonraki bölümlerde aktaracağım...
Tatlı bağımlılığımı fark edeli epey oldu, ve bunun üstesinden gelebilmek için birçok kez farklı yöntemler denedim. Şimdiye kadar denemiş olduğum, ama her seferinde bir anlık iradesizliğimle son bulan çabalarımı sonraki bölümlerde aktaracağım...
10 Mayıs 2015 Pazar
İlk Kaçamak
Siz diyetinize devam ederken çevrenizdeki insanların boş durmadığını söylemiştim. Diyetinizin öncesinde size zayıflama tavsiyesi veren, başında "ne diyeti boşversene, bir günden bir şey olmaz!" diyen insanlar, siz ortalara/sonlara yaklaştığınızda bu sefer de "daha fazla verme, böyle iyisin" demeye başlıyorlar. Diyetiniz bittiğinde de deyişlerini "daha fazla verme", aynı kiloda dahi olsanız her gördüklerinde "kilo mu verdin?" ya da daha farklı şekillerde devam ettiriyorlar. Gerçek şu ki eski halinize alıştıkları için sizi her gördüklerinde daha da zayıflamışsınız gibi geliyor :) Ama eğer günün birinde fark edilir derecede kilo alırsanız ilk konuşan gene o insanlar olacak, emin olun.
İnsanlar konuşacak. Siz kilo verseniz de, alsanız da, aynı kiloda da kalsanız bir şekilde yorum yapacaklar. Ve sizin her durumda yapmanız gereken şey, kendi vücudunuzu kendi kendinize kontrol etmek, ve onlardan önce önce tartıya ve kıyafetlerinize, sonra kendinize güvenmek. Beslenme uzmanınız dışında hiç kimsenin söylediğini dikkate almayın.
İdeal kiloma düştükten sonra belki altı, belki sekiz ay kadar sabit kilomda kaldım, çok net hatırlamıyorum. Bu dönem boyunca diyet dönemimde olduğu gibi yanıma meyveler, kuru meyveler almayı unutmuyor, eski düzenimde beslenmeye devam etmeye çalışıyordum. İşyerinde ikram edilen tatlıları yemiyor, kilomu korumak için ciddi çaba harcıyordum. Hatırladığım ilk kaçamağım bir sabah saat 6 civarı oldu, buzdolabımın derin dondurucu fonksiyonu olmadığı için aldığım dondurma, koyduğum derin dondurucuda erimişti, ve canım bir önceki günden beri o kadar çok tatlı istiyordu ki sıvı haline gelmiş dondurmadan birkaç tatlı kaşığı yemiştim, işe gitmeden önce :) Şimdi düşününce çok komik ve çok masum bir kaçamakmış, devam etmeseymiş iyiymiş :)
2010 yazında yani bu kaçamağı yaptığım yaz, 1.5 kilo almış olduğumu fark ettiğimde karalar bağladım. Vermiş olduğum kiloları düşününce bu da komik geliyor, ama daha da çok kilo almaktan korkuyordum. Bunu fark ettiğimde yanımda olan yabancı bir arkadaşım, "üzülme bak tartı bozuktur belki" dedi, ve üşenmedik ikinci bir tartı aldık :)) Ama sonuç aynıydı. Gerçekten kilo almıştım. Lütfen gülmeyin ve anlamaya çalışın :)))
Genelde 1-2 kilo aldığınızda, ya da 3-4, yaptığınız şey biraz dikkat edip eski kilonuza geri dönmeye çalışmak oluyor. Dönebilirseniz ne ala, ama eski kilonuza döndükten sonra yapmamanız şey daha fazlasını geri almak. Ben de aynı şeyi yaptım, dikkat ettim. 2010 yılının sonbaharında Amerika'ya iş seyahatine gidecektim, en büyük korkum ordaki sağlıksız beslenme koşullarından dolayı kilo almaktı. Gittiğimiz restoranlarda sebze yemeği olmayınca, haliyle, sıklıkla salata yedim (çok leziz salatalar vardı), ve döndüğümde kendimi kilo almamış, aksine ideal kiloma dönmüş buldum. Bu şekilde birkaç 56-57 döngüsü yaşadım.
Arada bir 1 kilo almak tabii ki sorun değil, sorun asıl ben beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeye başladığımda başladı. Diyetimin son dönemi ve koruma dönemi hariç akşam yemekten sonra tatlı yemem yasaktı. Sadece iki istisna vardı : 1- balık, salata menümün ardından (haftada bir falan) bazen helva da geliyordu. (İlk yediğim helvayı unutamıyorum, paha biçilemezdi.)
2 - Koruma dönemimde haftada bir akşam 21:00 saatinde meyve yerine yaş pasta yiyordum.
Beslenme uzmanımın şöyle dediğini hatırlıyorum: "Eğer canınız çok tatlı istiyorsa, yemekten sonra tatlı yemeyin. Bunun yerine önce yiyin ki arkasından gelen yemeğin önünü kessin.
Bir gün işten eve dönerken yoldaki bakkaldan dondurma aldım ve akşam yemeğimin yerine dondurma yedim. Bu benim ilk hatamdı, işte bunu keşke yapmasaydım diyorum.
Devam edecek.
İnsanlar konuşacak. Siz kilo verseniz de, alsanız da, aynı kiloda da kalsanız bir şekilde yorum yapacaklar. Ve sizin her durumda yapmanız gereken şey, kendi vücudunuzu kendi kendinize kontrol etmek, ve onlardan önce önce tartıya ve kıyafetlerinize, sonra kendinize güvenmek. Beslenme uzmanınız dışında hiç kimsenin söylediğini dikkate almayın.
İdeal kiloma düştükten sonra belki altı, belki sekiz ay kadar sabit kilomda kaldım, çok net hatırlamıyorum. Bu dönem boyunca diyet dönemimde olduğu gibi yanıma meyveler, kuru meyveler almayı unutmuyor, eski düzenimde beslenmeye devam etmeye çalışıyordum. İşyerinde ikram edilen tatlıları yemiyor, kilomu korumak için ciddi çaba harcıyordum. Hatırladığım ilk kaçamağım bir sabah saat 6 civarı oldu, buzdolabımın derin dondurucu fonksiyonu olmadığı için aldığım dondurma, koyduğum derin dondurucuda erimişti, ve canım bir önceki günden beri o kadar çok tatlı istiyordu ki sıvı haline gelmiş dondurmadan birkaç tatlı kaşığı yemiştim, işe gitmeden önce :) Şimdi düşününce çok komik ve çok masum bir kaçamakmış, devam etmeseymiş iyiymiş :)
2010 yazında yani bu kaçamağı yaptığım yaz, 1.5 kilo almış olduğumu fark ettiğimde karalar bağladım. Vermiş olduğum kiloları düşününce bu da komik geliyor, ama daha da çok kilo almaktan korkuyordum. Bunu fark ettiğimde yanımda olan yabancı bir arkadaşım, "üzülme bak tartı bozuktur belki" dedi, ve üşenmedik ikinci bir tartı aldık :)) Ama sonuç aynıydı. Gerçekten kilo almıştım. Lütfen gülmeyin ve anlamaya çalışın :)))
Genelde 1-2 kilo aldığınızda, ya da 3-4, yaptığınız şey biraz dikkat edip eski kilonuza geri dönmeye çalışmak oluyor. Dönebilirseniz ne ala, ama eski kilonuza döndükten sonra yapmamanız şey daha fazlasını geri almak. Ben de aynı şeyi yaptım, dikkat ettim. 2010 yılının sonbaharında Amerika'ya iş seyahatine gidecektim, en büyük korkum ordaki sağlıksız beslenme koşullarından dolayı kilo almaktı. Gittiğimiz restoranlarda sebze yemeği olmayınca, haliyle, sıklıkla salata yedim (çok leziz salatalar vardı), ve döndüğümde kendimi kilo almamış, aksine ideal kiloma dönmüş buldum. Bu şekilde birkaç 56-57 döngüsü yaşadım.
Arada bir 1 kilo almak tabii ki sorun değil, sorun asıl ben beslenme alışkanlıklarımı değiştirmeye başladığımda başladı. Diyetimin son dönemi ve koruma dönemi hariç akşam yemekten sonra tatlı yemem yasaktı. Sadece iki istisna vardı : 1- balık, salata menümün ardından (haftada bir falan) bazen helva da geliyordu. (İlk yediğim helvayı unutamıyorum, paha biçilemezdi.)
2 - Koruma dönemimde haftada bir akşam 21:00 saatinde meyve yerine yaş pasta yiyordum.
Beslenme uzmanımın şöyle dediğini hatırlıyorum: "Eğer canınız çok tatlı istiyorsa, yemekten sonra tatlı yemeyin. Bunun yerine önce yiyin ki arkasından gelen yemeğin önünü kessin.
Bir gün işten eve dönerken yoldaki bakkaldan dondurma aldım ve akşam yemeğimin yerine dondurma yedim. Bu benim ilk hatamdı, işte bunu keşke yapmasaydım diyorum.
Devam edecek.
9 Mayıs 2015 Cumartesi
Günde 8 öğün - Bu ne biçim diyet?!
Zayıflama hikayeme dair bu kadar şey anlattıktan sonra eminim bu süre zarfında ne yediğim de merak ediliyordur.
Diyet menüm her ay değişiyordu, ama ana hatlarıyla açıklamaya çalışayım. Seçeneklere verdiğim numaraların birbiriyle kombinasyonların her gün değiştiğini düşünün.
Sabah (8:00-9:00) : Kahvaltı
Seçenek 1 - Domates, salatalık, peynir, zeytin, ekmek, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 2 - Domates, salatalık, peynir, yarım simit, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 3 - Beyaz peynirli tost, çay (ya da portakal suyu), 3 yarım ceviz
Seçenek 4 - Domates, peynir, zeytin, ekmek, yumurta, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 5 - Bir kase çorba, ekmek, 3 yarım ceviz
Ara öğün (10:00) : Meyve ya da kuru meyve
Kuru meyve seçenekleri : 3 kayısı, 3 incir, bir çay bardağı dut kurusu/yaban mersini/kara üzüm, elma vs... hayal gücünüze kalmış.
Ara öğün (11:00) : Meyve ya da kuru meyve (bazı aylar bu öğün yoktu)
Öğle yemeği (12:30-13:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - karpuz, peynir (en sevdiğim)
Ara öğün (15:00) :
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı
Ara öğün (16:00) : (bazı aylar bu öğün yoktu)
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı
Akşam (18:30-19:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - sebze soslu makarna, salata, yoğurt
Seçenek 10 - menemen, salata, yoğurt, bir dilim ekmek
Son öğün (21:00) : Meyve/kuru meyve
(Diyet menülerimi sağlayan ve bana zayıflama sürecimde sonsuz destek veren Hayriye Kuşçu'yu bir kere daha anarak)
Gördüğünüz gibi şapkadan tavşan çıkarmadım, gayet normal bir şekilde beslendim. :) Bu diyeti ilk yapışımda da diyet yapıyormuşum gibi gelmemişti, şu anda da gelmiyor. Daha çok içinden bazı maddeler çıkarılmış bir beslenme programı gibi. İlk günlerimde "fazla yiyor olmayayım, bu ne ya bu ne biçim diyet, kilo almayayım?" diye düşünsem de "daha ne kadar kilo alabilirim" diye düşünüp denemeye değer bulmuştum, birkaç gün sonra ilk "hasılatı" almaya başladım zaten. Diyete başladığınız ilk hafta vücudunuzdaki ödem atıldığından sanırım, 1-2 kiloyu hemen veriyorsunuz. Sonrasında zayıflamanız normal bir seyirde devam ediyor. Birkaç kilo verdikten sonra, vücudunuz diyeti "bir kıtlık dönemi" olarak algıladığı için zayıflamaya direniyor, ancak sabredip devam ettiğiniz takdirde zayıflamaya devam ediyorsunuz. Bu aşamada motivasyonu kaybetmemek çok önemli. Hatrı sayılır bir miktar kilo verdiğinizde zaten alışıp diyeti bırakmıyorsunuz.
Bence bir diyette motivasyonun ölümcül derecede önemli olduğu birkaç dönem var :
1 - İlk bir hafta, hatta ilk 3 gün. Bu dönemde verdiğiniz kararın tam olarak arkasında durmanız, ve motivasyonunuzu canlı tutabilmek için elinizden geleni yapmanız gerekiyor. Eğer gerçekten kilo vermek istiyorsanız birkaç günlüğüne verdiğiniz kararı hayatınızın merkezine koyun ve günün bir saati bile aklınızdan çıkarmayın. Bunu başarmada sürekli su içmenin bence fazlasıyla yararı var. Günlük tutmayı, ya da destekleyeceğini bildiğiniz insanlara bu kararınızı aktarmayı deneyebilirsiniz. Ben bir diyet partnerim (annem) olduğu için çok şanslıydım, belki sizin de birini bulmanız yararınıza olabilir. Diyet partneri demişken, bu blogun amacını unutmayın, ben ne güne duruyorum burda :)
2 - "Kıtlık dönemi alarmı" - Az önce bahsettiğim gibi bu dönemde diyetten asla vazgeçmeden istikrarlı bir şekilde devam etmeniz gerekiyor.
3 - "İndim 56'ya, kolaysa çıkma 57'ye" koruma dönemi - Koruma döneminde diyet dönemine benzer, ancak içine daha sık sütlü tatlı ve bir gün de yaş pasta katılmış bir şekilde beslenmiştim. Koruma menümü bir ay uyguladım, ama tabii ki daha uzun süre kilomu korumak durumundaydım :) Bu belki de bu yüzden en zor bölüm, bu konuyla ilgili tecrübelerimi sonraki bölümlerde paylaşacağım.
Bölümü bitirmeden önce, daha önce de belirttiğim gibi bir beslenme uzmanı olmadığımı, bu yüzden bu konuda tavsiye yetkim olmadığını bir kere daha hatırlatmak isterim. Lütfen beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeden önce bir beslenme uzmanına danışın.
Diyet menüm her ay değişiyordu, ama ana hatlarıyla açıklamaya çalışayım. Seçeneklere verdiğim numaraların birbiriyle kombinasyonların her gün değiştiğini düşünün.
Sabah (8:00-9:00) : Kahvaltı
Seçenek 1 - Domates, salatalık, peynir, zeytin, ekmek, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 2 - Domates, salatalık, peynir, yarım simit, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 3 - Beyaz peynirli tost, çay (ya da portakal suyu), 3 yarım ceviz
Seçenek 4 - Domates, peynir, zeytin, ekmek, yumurta, 3 yarım ceviz, çay
Seçenek 5 - Bir kase çorba, ekmek, 3 yarım ceviz
Ara öğün (10:00) : Meyve ya da kuru meyve
Kuru meyve seçenekleri : 3 kayısı, 3 incir, bir çay bardağı dut kurusu/yaban mersini/kara üzüm, elma vs... hayal gücünüze kalmış.
Ara öğün (11:00) : Meyve ya da kuru meyve (bazı aylar bu öğün yoktu)
Öğle yemeği (12:30-13:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - karpuz, peynir (en sevdiğim)
Ara öğün (15:00) :
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı
Ara öğün (16:00) : (bazı aylar bu öğün yoktu)
Seçenek 1 - meyve/kuru meyve
Seçenek 2 - bir avuç çiğ badem
Seçenek 3 - bir avuç kabak çekirdeği
Seçenek 4 - sütlü tatlı
Akşam (18:30-19:30) :
Seçenek 1 - sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 2 - az çorba, sebze yemeği, salata, yoğurt
Seçenek 3 - baklagil, salata, cacık
Seçenek 4 - çorba, salata, yoğurt
Seçenek 5 - et, salata, ayran
Seçenek 6 - tavuk, salata, ayran
Seçenek 7 - balık, salata
Seçenek 8 - sebzeli bulgur pilavı, salata, cacık
Seçenek 9 - sebze soslu makarna, salata, yoğurt
Seçenek 10 - menemen, salata, yoğurt, bir dilim ekmek
Son öğün (21:00) : Meyve/kuru meyve
(Diyet menülerimi sağlayan ve bana zayıflama sürecimde sonsuz destek veren Hayriye Kuşçu'yu bir kere daha anarak)
Gördüğünüz gibi şapkadan tavşan çıkarmadım, gayet normal bir şekilde beslendim. :) Bu diyeti ilk yapışımda da diyet yapıyormuşum gibi gelmemişti, şu anda da gelmiyor. Daha çok içinden bazı maddeler çıkarılmış bir beslenme programı gibi. İlk günlerimde "fazla yiyor olmayayım, bu ne ya bu ne biçim diyet, kilo almayayım?" diye düşünsem de "daha ne kadar kilo alabilirim" diye düşünüp denemeye değer bulmuştum, birkaç gün sonra ilk "hasılatı" almaya başladım zaten. Diyete başladığınız ilk hafta vücudunuzdaki ödem atıldığından sanırım, 1-2 kiloyu hemen veriyorsunuz. Sonrasında zayıflamanız normal bir seyirde devam ediyor. Birkaç kilo verdikten sonra, vücudunuz diyeti "bir kıtlık dönemi" olarak algıladığı için zayıflamaya direniyor, ancak sabredip devam ettiğiniz takdirde zayıflamaya devam ediyorsunuz. Bu aşamada motivasyonu kaybetmemek çok önemli. Hatrı sayılır bir miktar kilo verdiğinizde zaten alışıp diyeti bırakmıyorsunuz.
Bence bir diyette motivasyonun ölümcül derecede önemli olduğu birkaç dönem var :
1 - İlk bir hafta, hatta ilk 3 gün. Bu dönemde verdiğiniz kararın tam olarak arkasında durmanız, ve motivasyonunuzu canlı tutabilmek için elinizden geleni yapmanız gerekiyor. Eğer gerçekten kilo vermek istiyorsanız birkaç günlüğüne verdiğiniz kararı hayatınızın merkezine koyun ve günün bir saati bile aklınızdan çıkarmayın. Bunu başarmada sürekli su içmenin bence fazlasıyla yararı var. Günlük tutmayı, ya da destekleyeceğini bildiğiniz insanlara bu kararınızı aktarmayı deneyebilirsiniz. Ben bir diyet partnerim (annem) olduğu için çok şanslıydım, belki sizin de birini bulmanız yararınıza olabilir. Diyet partneri demişken, bu blogun amacını unutmayın, ben ne güne duruyorum burda :)
2 - "Kıtlık dönemi alarmı" - Az önce bahsettiğim gibi bu dönemde diyetten asla vazgeçmeden istikrarlı bir şekilde devam etmeniz gerekiyor.
3 - "İndim 56'ya, kolaysa çıkma 57'ye" koruma dönemi - Koruma döneminde diyet dönemine benzer, ancak içine daha sık sütlü tatlı ve bir gün de yaş pasta katılmış bir şekilde beslenmiştim. Koruma menümü bir ay uyguladım, ama tabii ki daha uzun süre kilomu korumak durumundaydım :) Bu belki de bu yüzden en zor bölüm, bu konuyla ilgili tecrübelerimi sonraki bölümlerde paylaşacağım.
Bölümü bitirmeden önce, daha önce de belirttiğim gibi bir beslenme uzmanı olmadığımı, bu yüzden bu konuda tavsiye yetkim olmadığını bir kere daha hatırlatmak isterim. Lütfen beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmeden önce bir beslenme uzmanına danışın.
8 Mayıs 2015 Cuma
"Armut" Olmak da Bir Yere Kadar
Bu konuda tepkili olmamdan mıdır bilmem, başka insanların kilo aldığını ya da verdiğini, eğer bariz bir değişiklik yoksa genelde fark etmem. Ancak diyetim esnasında kendimdeki değişiklikleri birer birer fark etmek, tartıdaki rakamlar azaldıkça vücudumun küçüldüğünü, önceden var olan kısımların artık orada olmadığını görmek, diyetimin en keyif verici deneyimiydi. Bunu gördükçe daha da heyecanlanıyor, daha da motive oluyordum.
Diyetim esnasında öğrendiğim gerçeklerden biri: Genetik yapımız, beslenme ve hareket alışkanlıklarımıza bağlı olarak hepimizin bir vücut şekli var. Kabaca "elma" ya da "armut" diyorlar. Ben "armut" tipli biri olarak, kiloluyken ailemin bazı bireylerinin ağzına sakız olan kalçamın, hiçbir zaman yok olmayacağını sanıyordum herhalde ki, ideal kiloma dönüp de o kalçalar görünürlüklerini neredeyse kaybedecek kadar küçüldüğünde fazlasıyla şaşırdım. Küçüklüğümden beri her aldığımız pantolonu belinden daraltmışızdır; bu yüzden kilo verme sürecim tamamlandığı zaman ilk defa alışveriş merkezine gidip kotları denemeye başladığımda denediğim üç kotun da tadilatsız bir şekilde üstüme oturmasına o kadar şaşırmış ve sevinmiştim ki. Yani sizin sahip olduğunuzu sandığınız hatlar, sadece siz onları doğaya iade edene kadar var. İdeal kilonuza geldiğinizde o "kilo veriyorum, burdan bir türlü gitmiyor" dediğiniz bölge orada olmayacak.
Benzer şekilde normalden biraz daha zayıf olan bir arkadaşım ısrarla kalçasına kilo alamadığını söylemişti. Buna da katılmıyorum. Belirli bölgelere kilo alma eğiliminiz var, evet bu doğru, ama ben şahsen doğru beslenme ve hareket alışkanlıklarıyla ideal kiloma geldiğimde vücudumun dengeyi koruduğunu ve hatlarımın dengelendiğini deneyimledim. Zayıflamadan önce, kalçama göre daha ufak bulduğum birçok bölgemin kilo alınca büyüdüğünü, diyete başladıktan sonra da -en son kilo aldığım bölgelerden başlayarak- sırayla bütün bölgelerimin ufaldığını heyecanla izledim. Halbuki ben yüzüm sonsuza kadar büyük kalacak sanıyordum.
Zayıflama sürecim tamamlanana kadar, yani altı ay boyunca o anki vücuduma uygun kıyafet almamış, daha çok kıyafet daraltma yöntemine gitmiştim. İki kez daralttığım kıyafetlerim var. Bunun yanında artık eski saatimi takamadığım için daralttığım bir saatim de var :) Süreç devam ederken gittiğimiz saatçi metal kordondan bir parça çıkartırken, saat bileğime tam geliyor olmasına rağmen annem saatçiye "bir parça daha alın, anca olur" deyince adam kafayı kaldırıp şöyle bir bakmıştı. Bunun yanında ilkokul yüzüklerimi takabiliyorum ve ayak numaram 37-38'den 36.5'a düştü. İşte bunlar işin en eğlenceli sonuçları :)
Siz keyifle zayıflarken bir yandan çevrenizdeki insanlar boş durmuyor tabii. İyi ya da kötü, illa ki bir yorumları oluyor. Zamanla diyette olduğumu öğrenen ve zayıfladığımı fark eden babamın diyetten dolayı bana bir şey olacak diye ödü koptu ve anneme "Bu çocuğa bi' şey olursa hesabını senden sorarım!" diye söylendi. (Halbuki beslenme şeklime diyet demem bile başlı başına bir hata, hiç aç kalmadım ve çok sağlıklı bir şekilde zayıfladım.) Ama işin başında "aman canım ne diyeti!" diye kestirip atan çoğu eş dost, zamanla yeni düzeninize alışmaya başlıyorlar. Diyetim esnasında haftada 2-3 kez sütlü tatlı yiyordum. İlk haftalarda bana pilav yedirmeye çalışan en yakın arkadaşım aylar sonra "sen kafana koyduğunu yapıyorsun" dedi, yeni düzenime saygı gösterdi ve listemde tatlının olduğu perşembe günleri bizim tatlı günümüz oldu. İnsanların size bakış açılarını değiştirmeleri, (bknz. bölüm "Benim Hikayem") insanların sizi fiziksel özelliklerinize göre nasıl yargıladıklarını/değerlendirdiklerini görmek, size çok şey öğretebiliyor. Yıllar sonra eski halimi bilmeyen birtakım arkadaşların nüfus cüzdanımı gördüğünde "Oha, sen neymişsin yahu? Ay parçası!" diye haykırması, açıkçası iyi bir şey mi, kötü mü kestiremiyorum...
6 Mayıs 2015 Çarşamba
Hatrım için ye! Ölümü gör ye!
Bugün blog yazmaya başlayışımın 3. günü, itiraf etmeliyim ki bu iş beni inanılmaz derecede motive ve mutlu ediyor. Bu işe mümkün olduğu kadar uzun bir süre devam edeceğim.
Diyet yapmak, listemdeki yiyecekler benim için o kadar esnek ve kolaydı ki çevremdeki çoğu insana söylemeden günlerce idare edebildim. Diyete başladıktan birkaç (iki?) hafta sonra arabada bir akrabamızın evinin önünde beklerken babam şoför koltuğundan arkaya dönüp bana "sen zayıfladın mı?" diye sordu. Duyduğum mutluluğu tarif edemem.
Gene hatırlayamadığım bir süre sonra yazlığa, babaannemlerin yanına tatile gitmiştim. Diyet yaptığımı ilk başta sadece kuzenime söyledim. Diyetim günlük yaşama ve sabah-öğlen-akşam yemek menülerine o kadar uyuyordu ki (avokadolu salata, portakal soslu bilmemne şeklinde kısıtlayıcı değildi) babaannem ilk birkaç gün hiçbir şey anlamadı. Sonunda söylemek zorunda kaldım çünkü bariz bir şekilde karşısındaki insan pilav, bisküvi, tatlı gibi seçenekleri sürekli reddediyor ve mütemadiyen su içiyordu :) Peki neden mi söylemedim? Çünkü insanlara "ben bu pastayı/tatlıyı/pilavı yemek istemiyorum" dediğinizde çoğu zaman şu tepkiyle karşılaşıyorsunuz: "Ay boşversene n'apacaksın diyeti, kilon falan yok senin!" "Gel boşver bi' kereden bir şey olmaz!" (Hayır efendim, aksine, tam olarak "bir" kereden bir şey olur) "Hatrım için ye! Ölümü gör ye!" (?!?)
İnsanlardaki bu "yedirme" isteği nerden geliyor gerçekten anlamıyorum. Belki bir çeşit suç ortaklığı, belki hiç kimse karşısındaki insanı kendisi kadar umursamadığı için. 70 kilodan 56 kiloya düştüm yaklaşık altı ayda, ve yemin ediyorum bana uzatılan tatlı vs'yi yememek beni kendi adıma asla zorlamadı. Zorlayan, karşımdaki insanlara durumu açıklama ihtiyacımdı. "Yok yemiyorum teşekkür ederim", "Evet ben böyle besleniyorum", "Diyetteyim evet". İnanır mısınız misafirliğe giderken bile tatlı götürmek zulüm geliyor bu yüzden. Tatlıyı götürüyorum ama ben de yemek zorundayım çünkü yemiyorum dersem.... bla bla.
Sorun şu ki sizin dışınızdaki insanların beslenme alışkanlıkları, daha doğrusu sizin "eski" beslenme alışkanlıklarınız o kadar sağlıksız ki dışarıda yiyecek şey de bulamıyorsunuz. Ara öğün yapmak istiyorsunuz, evden yanınıza almadıysanız yandınız. Kantin, kafe gibi yerlerde -gene şimdi eskiye nazaran daha iyi de- meyve, kuru meyve bulmak çok zor. Ne meyvesi, içinde ekmek bulunmayan herhangi bir yemek -salata dışında- bulmak bile zor. Bulacağınız yemeği size söyleyeyim: Diyet menü adı altında sebze haşlama (sebze haşlama ne la?!). 5 yıldır masa başı bir işte çalışıyorum ve çok erken saatte işe başlıyorum. Çalıştığım yerdeki çoğu insan sabah kahvaltısı ihtiyacını yakındaki -şirketten bağımsız- bir büfeden karşılıyor. Birkaç ay öncesine kadar büfenin bize sunduğu "kahvaltı" imkanları şunlardı: Kaşarlı tost, sucuklu tost, karışık tost, beyaz peynirli kepekli tost (buna da şükür), sandviç (beyaz peynirli, jambonlu, kaşarlı vs), simit, simit tost (Allah muhafaza, hiç tanışmamanızı tavsiye ederim). Böyle bir yerde evden kahvaltı/yemek getirmiyorsanız nasıl sağlıklı beslenebilirsiniz? Bu bağlamda bence insanlar diyetten daha zor. Diyet dönemimdeyken en sık düşündüğüm şey tatlı ve unlu mamüller satan/servis eden yerler yerine meyve, kuru meyve salatası yapan restoranlar/kafeler olsaydı işimin ne kadar kolaylaşacağı idi. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için diyetim boyunca yanımda meyveler, kuru meyveler taşıdım. Yazlığa bile evden ceviz götürdüm (öncesinde telefon edip "evde ceviz var mı" diye sormuştum) :)
Neyse ki babaannem durumu öğrendiğinde anlayışla karşıladı, ve o zamandan beri tüm ailem yemediğim gıdalara saygı gösterir. 2009'dan beri hayatımdan çıkardığım, hala da günlük hayatımda bulunmayan gıdalar patates, pirinç, kaşar ve mısırdır. Bu dörtlü evime uğramazlar, yemeklerin içinden patatesi ayıkladığım çok görülmüştür. Şerbetli tatlılarla sadece arkadaş ortamında haşır neşirimdir, marul evde misafir yoksa eve uğramaz, gazlı içecekler ve cipsler de aynı şekilde. Diyet zamanında hiç alakamın olmadığı -belki de hoşunuza gidecek- bir yiyecek grubu da diyet yiyeceklerdi :) Kepek, diyet bisküviler, müsliler. "Senin vücudunun bunlara ihtiyacı yok" dedi beslenme uzmanım, evet doğru, benim vücudumun bunlara ihtiyacı yok. Size şaşırtıcı ama sevindirici bir şey söyleyeyim: Abur cubur yemediğim bir altı ayın ertesinde ilk defa bisküvi yediğimde midem bulanmıştı. O iki hamlede ağzınıza attığınız bisküvinin içinde aslında sürüyle koruyucu ve sizin normalde saf olarak ağzınıza atmayacağınız maddeler var. Vücudum altı ay boyunca bu maddelere olan bağışıklığını yok etmişti, bu yüzden altı ayın sonunda "ne yedim la ben?" tepkisi verdi. Kötü haber ise benim bu ilk bisküviden sonra aburcubur alışkanlığımı tekrardan vücuduma edindirecek yeteri miktarda aburcubur vermiş olmam, bu yüzden bu yiyecekleri gördüğümde canım çekiyor. Sevindirici şeyse pilav, patates, mısırı aramıyorum; çünkü bunların içindeki şeker ve nişastaya vücudumu alıştıracak kadar çok yemedim bunlardan. Bu demek oluyor ki bir yiyeceği canınızın çekmemesi için bir süre onu vücudunuzda bulundurmamak yetiyor da artıyor bile.
Bugünkü yazımı bitirmeden önce eklemek istediğim bir şey var: Bu blogta yazdıklarım ve yazacaklarım, yediklerim, yemediklerim, hayatımdan çıkardığım gıdalar vs, bu benim yolculuğum. Ben bir beslenme uzmanı değilim, bu yüzden size tavsiye verme yetkim yok. Lütfen bu blog'u bu gerçeği düşünerek okuyun ve beslenme alışkanlıklarınızı ayarlamadan önce lütfen bir beslenme uzmanına danışın. Bu blog sadece bir motivasyon ve destek platformudur, yazara ve okuyuculara bir "yolculukta" en gerekli şeyi aşılamak için yazılmıştır : İrade.
Diyet yapmak, listemdeki yiyecekler benim için o kadar esnek ve kolaydı ki çevremdeki çoğu insana söylemeden günlerce idare edebildim. Diyete başladıktan birkaç (iki?) hafta sonra arabada bir akrabamızın evinin önünde beklerken babam şoför koltuğundan arkaya dönüp bana "sen zayıfladın mı?" diye sordu. Duyduğum mutluluğu tarif edemem.
Gene hatırlayamadığım bir süre sonra yazlığa, babaannemlerin yanına tatile gitmiştim. Diyet yaptığımı ilk başta sadece kuzenime söyledim. Diyetim günlük yaşama ve sabah-öğlen-akşam yemek menülerine o kadar uyuyordu ki (avokadolu salata, portakal soslu bilmemne şeklinde kısıtlayıcı değildi) babaannem ilk birkaç gün hiçbir şey anlamadı. Sonunda söylemek zorunda kaldım çünkü bariz bir şekilde karşısındaki insan pilav, bisküvi, tatlı gibi seçenekleri sürekli reddediyor ve mütemadiyen su içiyordu :) Peki neden mi söylemedim? Çünkü insanlara "ben bu pastayı/tatlıyı/pilavı yemek istemiyorum" dediğinizde çoğu zaman şu tepkiyle karşılaşıyorsunuz: "Ay boşversene n'apacaksın diyeti, kilon falan yok senin!" "Gel boşver bi' kereden bir şey olmaz!" (Hayır efendim, aksine, tam olarak "bir" kereden bir şey olur) "Hatrım için ye! Ölümü gör ye!" (?!?)
İnsanlardaki bu "yedirme" isteği nerden geliyor gerçekten anlamıyorum. Belki bir çeşit suç ortaklığı, belki hiç kimse karşısındaki insanı kendisi kadar umursamadığı için. 70 kilodan 56 kiloya düştüm yaklaşık altı ayda, ve yemin ediyorum bana uzatılan tatlı vs'yi yememek beni kendi adıma asla zorlamadı. Zorlayan, karşımdaki insanlara durumu açıklama ihtiyacımdı. "Yok yemiyorum teşekkür ederim", "Evet ben böyle besleniyorum", "Diyetteyim evet". İnanır mısınız misafirliğe giderken bile tatlı götürmek zulüm geliyor bu yüzden. Tatlıyı götürüyorum ama ben de yemek zorundayım çünkü yemiyorum dersem.... bla bla.
Sorun şu ki sizin dışınızdaki insanların beslenme alışkanlıkları, daha doğrusu sizin "eski" beslenme alışkanlıklarınız o kadar sağlıksız ki dışarıda yiyecek şey de bulamıyorsunuz. Ara öğün yapmak istiyorsunuz, evden yanınıza almadıysanız yandınız. Kantin, kafe gibi yerlerde -gene şimdi eskiye nazaran daha iyi de- meyve, kuru meyve bulmak çok zor. Ne meyvesi, içinde ekmek bulunmayan herhangi bir yemek -salata dışında- bulmak bile zor. Bulacağınız yemeği size söyleyeyim: Diyet menü adı altında sebze haşlama (sebze haşlama ne la?!). 5 yıldır masa başı bir işte çalışıyorum ve çok erken saatte işe başlıyorum. Çalıştığım yerdeki çoğu insan sabah kahvaltısı ihtiyacını yakındaki -şirketten bağımsız- bir büfeden karşılıyor. Birkaç ay öncesine kadar büfenin bize sunduğu "kahvaltı" imkanları şunlardı: Kaşarlı tost, sucuklu tost, karışık tost, beyaz peynirli kepekli tost (buna da şükür), sandviç (beyaz peynirli, jambonlu, kaşarlı vs), simit, simit tost (Allah muhafaza, hiç tanışmamanızı tavsiye ederim). Böyle bir yerde evden kahvaltı/yemek getirmiyorsanız nasıl sağlıklı beslenebilirsiniz? Bu bağlamda bence insanlar diyetten daha zor. Diyet dönemimdeyken en sık düşündüğüm şey tatlı ve unlu mamüller satan/servis eden yerler yerine meyve, kuru meyve salatası yapan restoranlar/kafeler olsaydı işimin ne kadar kolaylaşacağı idi. Bu sorunun üstesinden gelebilmek için diyetim boyunca yanımda meyveler, kuru meyveler taşıdım. Yazlığa bile evden ceviz götürdüm (öncesinde telefon edip "evde ceviz var mı" diye sormuştum) :)
Neyse ki babaannem durumu öğrendiğinde anlayışla karşıladı, ve o zamandan beri tüm ailem yemediğim gıdalara saygı gösterir. 2009'dan beri hayatımdan çıkardığım, hala da günlük hayatımda bulunmayan gıdalar patates, pirinç, kaşar ve mısırdır. Bu dörtlü evime uğramazlar, yemeklerin içinden patatesi ayıkladığım çok görülmüştür. Şerbetli tatlılarla sadece arkadaş ortamında haşır neşirimdir, marul evde misafir yoksa eve uğramaz, gazlı içecekler ve cipsler de aynı şekilde. Diyet zamanında hiç alakamın olmadığı -belki de hoşunuza gidecek- bir yiyecek grubu da diyet yiyeceklerdi :) Kepek, diyet bisküviler, müsliler. "Senin vücudunun bunlara ihtiyacı yok" dedi beslenme uzmanım, evet doğru, benim vücudumun bunlara ihtiyacı yok. Size şaşırtıcı ama sevindirici bir şey söyleyeyim: Abur cubur yemediğim bir altı ayın ertesinde ilk defa bisküvi yediğimde midem bulanmıştı. O iki hamlede ağzınıza attığınız bisküvinin içinde aslında sürüyle koruyucu ve sizin normalde saf olarak ağzınıza atmayacağınız maddeler var. Vücudum altı ay boyunca bu maddelere olan bağışıklığını yok etmişti, bu yüzden altı ayın sonunda "ne yedim la ben?" tepkisi verdi. Kötü haber ise benim bu ilk bisküviden sonra aburcubur alışkanlığımı tekrardan vücuduma edindirecek yeteri miktarda aburcubur vermiş olmam, bu yüzden bu yiyecekleri gördüğümde canım çekiyor. Sevindirici şeyse pilav, patates, mısırı aramıyorum; çünkü bunların içindeki şeker ve nişastaya vücudumu alıştıracak kadar çok yemedim bunlardan. Bu demek oluyor ki bir yiyeceği canınızın çekmemesi için bir süre onu vücudunuzda bulundurmamak yetiyor da artıyor bile.
Bugünkü yazımı bitirmeden önce eklemek istediğim bir şey var: Bu blogta yazdıklarım ve yazacaklarım, yediklerim, yemediklerim, hayatımdan çıkardığım gıdalar vs, bu benim yolculuğum. Ben bir beslenme uzmanı değilim, bu yüzden size tavsiye verme yetkim yok. Lütfen bu blog'u bu gerçeği düşünerek okuyun ve beslenme alışkanlıklarınızı ayarlamadan önce lütfen bir beslenme uzmanına danışın. Bu blog sadece bir motivasyon ve destek platformudur, yazara ve okuyuculara bir "yolculukta" en gerekli şeyi aşılamak için yazılmıştır : İrade.
5 Mayıs 2015 Salı
Bir Çay Kaşığı Pirinç ve Bir Yudum Su
Beslenme üzerine eğitim almamış, sadece 2009'dan beri pratik yapan bir insan olarak söylüyorum, :) eğer kilo kaynaklı olmayan ciddi bir hastalığınız yoksa, fazla kilo psikolojik bir problemdir. Hatta kendim adına, daha da ileri gideyim, sadece ama sadece psikolojik bir problemdir.
2009'dan öncesine gitmek istiyorum bu yazımda.
2007 yazıydı, ben hayatımda ilk defa diyet yaptım. Çok ayrıntılı olarak hatırlamasam da yediğim miktarı azalttığımı, o dönemdeki staj ve sosyal yaşantım dolayısıyla istemeden de olsa çoğu akşam yemek yemediğim için çok zorlanmadan 3-4 kilo verdiğimi hatırlıyorum. O yazın ardından yurt dışında bulundum, ve 5-6 ay daha her ne kadar doğru beslenmesem de (sıklıkla ama -itiraf: yanımdaki arkadaşlardan utandığım için (!) az miktarda - makarna, pizza yiyordum) kilo vermeye devam ettim; yanlış hatırlamıyorsam yazdan o zamana kadar 67 kilodan 62 kiloya düşmüştüm; ve bu benim için çok sevindiriciydi. Bu 5-6 ayın ardından, 19 yaşında bir genç kızın başına gelince üzüntüden deli divane olacağı, ancak aradan birkaç yıl geçince gülüp geçeceği bir çeşit sahne oynandı hayatımda ve ben tahmin edeceğiniz üzere kendimi yemeğe verdim.
Yanlış hatırlamıyorsam haftada 3-4 gün pizza ısmarlıyordum, diğer günler çoğunlukla makarna yiyordum. Yediğim nutellalı üçgenlerin, ekmek üzerine sürülmüş krem peynirlerin, çikolataların haddi hesabı yok. Türkiye'ye döndüğümde eski kiloma (67) geri dönmüştüm. Döndüğüm yıl (2008) da haftada 3-4 akşam pizza, diğer günler dürüm vs. şeklindeki beslenmeme devam ederek 69.9 kiloya kadar çıktım. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, 69.9 kilo Haziran 2009'da, yani diyete başladığımda tartıda gördüğüm kilo; tartıldığım o güne kadar, bulunduğum durumdan o kadar mutsuzdum ve görebileceğim rakamdan o kadar korkuyordum ki aylardır tartıya çıkmaya cesaret edememiştim. O gün benim tam anlamıyla "gerçeklerle yüzleştiğim" gündür.
Üniversitenin tatil olduğu 2009 yazı memlekete döndüğümde, annem gün içinde mütemadiyen su içiyordu. "N'apıyorsun anne??" dedim. Annemin yıllardır yaptığı diyetler meşhurdur, akupunkturdan karbonhidrat-protein karıştırmama diyetine kadar denemediği diyet kalmadı. 5 kilo vermiş, sonradan beslenme uzmanım olacak Hayriye Kuşçu'dan yardım alıyormuş, hikayesini anlattı. Çok etkilendim. Daha önce hiç diyetisyene gitmemiştim, neden denemeyecektim ki? Ne kaybedebilirdim? Böylece 16 Haziran günü annemle beraber aylar sürecek bu yolculuğumun ilk adımını attık.
Ben tam anlamıyla psikopat bir "beslenme öğrencisi"ydim! Diyetim boyunca kaçamak yapmadım ve listemdekilere bire bir uydum. Diyete başladıktan bir ya da iki hafta sonra şehir dışına, en yakın arkadaşımın evine gittim, gece onda kalacaktım. "Ne yapayım sana söyle?" dedi arkadaşım, "Ne istersin?.. Şööyle tereyağlı bir pilav mesela?" "Yok canım" dedim, "istemiyorum". Çünkü o akşam yemem gereken 'baklagil' barbunyamı yanımda götürmüştüm! Birkaç defa daha ısrar etti, sonunda çemkirdim: "Bana bak, o bir tencere pilavdan bir çay kaşığı bile yediremezsin bana!!!" Bu olay arkadaşımla aramızda asla unutulmayanlar listesinde yerini almıştır :)
Benzer bir şekilde diyetim sırasında bulunduğum pek çok yere yemek götürdüğüm olmuştu; diyetimin bir ayı boyunca staj yaptığım yere her gün yemek götürmüştüm, o dönemde öğrenci yurdunda konaklıyor olmama rağmen.
Diyetimde en önemsiz gibi görünen, ama aslında en önemli maddelerden biri suydu: Günde en az 2.5 litre su içmeliydim, her üç saate yarım litre su yayılacak şekilde. Bu, yaklaşık her 10 dakikada bir yudum su içmek demekti, ve ben bunu gerçekten yapıyordum! Asla pişman değilim:) Bu kararlılığım benim başarımın anahtarı oldu. Şu zamana kadar beslenme ve diyet konusunda öğrendiğim tek bir şey varsa o da bu işte en kritik noktanın irade olduğudur. Bu yüzden diyorum, fazla kilo psikolojik bir problemdir.
Keşke bu kararlılığım hep sürseydi... Hikayem devam edecek.
2009'dan öncesine gitmek istiyorum bu yazımda.
2007 yazıydı, ben hayatımda ilk defa diyet yaptım. Çok ayrıntılı olarak hatırlamasam da yediğim miktarı azalttığımı, o dönemdeki staj ve sosyal yaşantım dolayısıyla istemeden de olsa çoğu akşam yemek yemediğim için çok zorlanmadan 3-4 kilo verdiğimi hatırlıyorum. O yazın ardından yurt dışında bulundum, ve 5-6 ay daha her ne kadar doğru beslenmesem de (sıklıkla ama -itiraf: yanımdaki arkadaşlardan utandığım için (!) az miktarda - makarna, pizza yiyordum) kilo vermeye devam ettim; yanlış hatırlamıyorsam yazdan o zamana kadar 67 kilodan 62 kiloya düşmüştüm; ve bu benim için çok sevindiriciydi. Bu 5-6 ayın ardından, 19 yaşında bir genç kızın başına gelince üzüntüden deli divane olacağı, ancak aradan birkaç yıl geçince gülüp geçeceği bir çeşit sahne oynandı hayatımda ve ben tahmin edeceğiniz üzere kendimi yemeğe verdim.
Yanlış hatırlamıyorsam haftada 3-4 gün pizza ısmarlıyordum, diğer günler çoğunlukla makarna yiyordum. Yediğim nutellalı üçgenlerin, ekmek üzerine sürülmüş krem peynirlerin, çikolataların haddi hesabı yok. Türkiye'ye döndüğümde eski kiloma (67) geri dönmüştüm. Döndüğüm yıl (2008) da haftada 3-4 akşam pizza, diğer günler dürüm vs. şeklindeki beslenmeme devam ederek 69.9 kiloya kadar çıktım. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, 69.9 kilo Haziran 2009'da, yani diyete başladığımda tartıda gördüğüm kilo; tartıldığım o güne kadar, bulunduğum durumdan o kadar mutsuzdum ve görebileceğim rakamdan o kadar korkuyordum ki aylardır tartıya çıkmaya cesaret edememiştim. O gün benim tam anlamıyla "gerçeklerle yüzleştiğim" gündür.
Üniversitenin tatil olduğu 2009 yazı memlekete döndüğümde, annem gün içinde mütemadiyen su içiyordu. "N'apıyorsun anne??" dedim. Annemin yıllardır yaptığı diyetler meşhurdur, akupunkturdan karbonhidrat-protein karıştırmama diyetine kadar denemediği diyet kalmadı. 5 kilo vermiş, sonradan beslenme uzmanım olacak Hayriye Kuşçu'dan yardım alıyormuş, hikayesini anlattı. Çok etkilendim. Daha önce hiç diyetisyene gitmemiştim, neden denemeyecektim ki? Ne kaybedebilirdim? Böylece 16 Haziran günü annemle beraber aylar sürecek bu yolculuğumun ilk adımını attık.
Ben tam anlamıyla psikopat bir "beslenme öğrencisi"ydim! Diyetim boyunca kaçamak yapmadım ve listemdekilere bire bir uydum. Diyete başladıktan bir ya da iki hafta sonra şehir dışına, en yakın arkadaşımın evine gittim, gece onda kalacaktım. "Ne yapayım sana söyle?" dedi arkadaşım, "Ne istersin?.. Şööyle tereyağlı bir pilav mesela?" "Yok canım" dedim, "istemiyorum". Çünkü o akşam yemem gereken 'baklagil' barbunyamı yanımda götürmüştüm! Birkaç defa daha ısrar etti, sonunda çemkirdim: "Bana bak, o bir tencere pilavdan bir çay kaşığı bile yediremezsin bana!!!" Bu olay arkadaşımla aramızda asla unutulmayanlar listesinde yerini almıştır :)
Benzer bir şekilde diyetim sırasında bulunduğum pek çok yere yemek götürdüğüm olmuştu; diyetimin bir ayı boyunca staj yaptığım yere her gün yemek götürmüştüm, o dönemde öğrenci yurdunda konaklıyor olmama rağmen.
Diyetimde en önemsiz gibi görünen, ama aslında en önemli maddelerden biri suydu: Günde en az 2.5 litre su içmeliydim, her üç saate yarım litre su yayılacak şekilde. Bu, yaklaşık her 10 dakikada bir yudum su içmek demekti, ve ben bunu gerçekten yapıyordum! Asla pişman değilim:) Bu kararlılığım benim başarımın anahtarı oldu. Şu zamana kadar beslenme ve diyet konusunda öğrendiğim tek bir şey varsa o da bu işte en kritik noktanın irade olduğudur. Bu yüzden diyorum, fazla kilo psikolojik bir problemdir.
Keşke bu kararlılığım hep sürseydi... Hikayem devam edecek.
4 Mayıs 2015 Pazartesi
Benim Hikayem
Böyle bir blog yazmayı uzun zamandır istiyordum, ancak hiçbir zaman vakit ayıramamıştım. Bir çoğumuz gibi benim de yediklerim, beslenme alışkanlıklarıma verdiğim önem hayatımın büyük alanını kaplıyor ve ne yazık ki belki de fazlasıyla gündemimde. Bunun nedenini anlatmak istiyorum önce...
Biraz geriye gidelim. Aşağıda göreceğiniz notlar belirtilen tarihlerde şahsım tarafından yazılmıştır, aradaki bazı bölümler silinmiştir:
19 Haziran 2009
"...Geçen perşembe yani 16 Haziran'da hayatımda ilk defa diyetisyene gittim ve diyetimin 4. günündeyim...... Son zamanlarda oldukça kilo aldığımdan ve artık görünüşüme bir son vermek istediğimden bir deneyeyim diye diyetisyene gitmeye karar verdim.....4.gündeyim bütün gün yiyorum. Haha. Ama canım ne tatlı çekti ne de listemde olmayan başka bir şey. İlk gün eve geldikten sonra tartıda giysisiz halimle 69.9 gibi bir şey gördüm... Her gün de 20 kilo verirsem diye düşünmeden edemiyorum. 36 beden. Dile kolay. 50 kiloyu yıllardır tartılarda görmedim... İnanıyorum, YAPABİLİRİM."
13 Eylül 2009
"...Bugün sabah tartıda 62.2 gördüm..."
25 Eylül 2009
"Annemle bu çarşamba günü Selanik'ten döndük.....Otelin mayalı besinler ve salam, kaşar, meyve hoşafı gibi bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen kahvaltısı bizi çileden çıkardı ama domates ve peynir getirerek açığı kapattık, napalım.... Çay içmek için oturduğumuz yerde bize ikram edilen kurabiyeleri de elbette yemedik.... Vücudumun üst kısmı kollar ve göbek dışında tamamen inceldi....fotoğraflardaki silüetimden oldukça memnunum!.....Allahım, hayatımda o kadar güzel vitrinler gördüğümü hatırlamıyorum! Tüm kıyafetleri almak istedik! Sondan bir önceki gün ilçe Kalamaria'ya gittik, ordan bana şu an dar gelen ancak 15 gün sonra olacağına inandığımız :) bir kot elbise aldık!.... girdiğimiz her mağazada kıyafetleri çok dar olmasına rağmen almamız ordaki insanları dumurdan dumura koşturdu!.."
26 Ekim 2009
"..dijital tartıya göre 60.?, hafta sonu tartıldığım klasik tartıya göre 59'um. 60'ın altına yılların ardından ilk düşüşüm.... Allahım hiç unutulmayacak bir şey bu, yedikleri tatlıları sıralıyorum:
- ...tulumba tatlısı
- Baklava
- Sütlü nuriye
-...pasta (muzlu-çikolatalı)..."
17 Kasım 2009
"Dijital tartıda 59.2 gördüm geçen gün. Herhalde 8 yıldır falan ilk defa 50'li kilolar görüyorum tartıda. Artık balıketliyim. Altım 38 oldu..... Yatarken kaburga kemiklerim batıyor, otururken kürekler. Otururken dirseğimi belime yaslamışım, o kemiğe denk gelmiş, morarmış..."
23 Kasım 2009
"... Zayıfladıktan sonra beni süzüşünü hiç unutmayacağım. Eğer ümitlenişim bu yüzdense sustur içindeki ümidi, sırf bu yüzden böyle bir düşünceye sahip olmamalısın. Sen 72 kilo da olsan, 52 kilo da olsan, aynı insansın. Başkalarının gözünde de sırf bu yüzden değişiyorsan bu işte doğru olmayan bir iş var demektir."
Doğduğumda 4 kilo 250 gramdım, çocukluğum boyunca hep tombuldum. Çocukluğum boyunca arkadaşlarımın "şişko" diye alay etmelerine, ailemin vücuduma, beslenme ve hareket alışkanlıklarıma çoğu zaman üzen ve kıran müdahalelerine maruz kaldım. Benim için kilom, aynada gördüğüm görüntüden, giyemediğim kıyafetlerden, çevremdeki insanların baskılarından dolayı acilen kurtulmam gereken ama nasıl kurtulacağımı bilemediğim korkunç bir sorundu. Hayır obezite sorunum yoktu, tartıda gördüğüm maksimum kilo 69.9'dur (19 Haziran 2009). Ama bilenler bilir, kilo alımı aşamalı gerçekleşen bir süreçtir, 21 yaşında 70 kilo olan bir genç kızın kötü beslenme ve hareket(sizlik) alışkanlıklarıyla obezite sınırına dayanması mümkündür. Bu yüzden hayattaki en büyük korkularımdan biri kilo almak, daha da kilo almaktı. 2009 Haziran'da beslenme uzmanına gitmek hayatımda aldığım en iyi kararlardan biridir. (Burdan Hayriye Kuşçu'ya ayrıca binlerce teşekkür.)
Bu bölümü burada sona erdiriyorum. Anlatım bir sonraki bölümde devam edecek.
Biraz geriye gidelim. Aşağıda göreceğiniz notlar belirtilen tarihlerde şahsım tarafından yazılmıştır, aradaki bazı bölümler silinmiştir:
19 Haziran 2009
"...Geçen perşembe yani 16 Haziran'da hayatımda ilk defa diyetisyene gittim ve diyetimin 4. günündeyim...... Son zamanlarda oldukça kilo aldığımdan ve artık görünüşüme bir son vermek istediğimden bir deneyeyim diye diyetisyene gitmeye karar verdim.....4.gündeyim bütün gün yiyorum. Haha. Ama canım ne tatlı çekti ne de listemde olmayan başka bir şey. İlk gün eve geldikten sonra tartıda giysisiz halimle 69.9 gibi bir şey gördüm... Her gün de 20 kilo verirsem diye düşünmeden edemiyorum. 36 beden. Dile kolay. 50 kiloyu yıllardır tartılarda görmedim... İnanıyorum, YAPABİLİRİM."
13 Eylül 2009
"...Bugün sabah tartıda 62.2 gördüm..."
25 Eylül 2009
"Annemle bu çarşamba günü Selanik'ten döndük.....Otelin mayalı besinler ve salam, kaşar, meyve hoşafı gibi bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen kahvaltısı bizi çileden çıkardı ama domates ve peynir getirerek açığı kapattık, napalım.... Çay içmek için oturduğumuz yerde bize ikram edilen kurabiyeleri de elbette yemedik.... Vücudumun üst kısmı kollar ve göbek dışında tamamen inceldi....fotoğraflardaki silüetimden oldukça memnunum!.....Allahım, hayatımda o kadar güzel vitrinler gördüğümü hatırlamıyorum! Tüm kıyafetleri almak istedik! Sondan bir önceki gün ilçe Kalamaria'ya gittik, ordan bana şu an dar gelen ancak 15 gün sonra olacağına inandığımız :) bir kot elbise aldık!.... girdiğimiz her mağazada kıyafetleri çok dar olmasına rağmen almamız ordaki insanları dumurdan dumura koşturdu!.."
26 Ekim 2009
"..dijital tartıya göre 60.?, hafta sonu tartıldığım klasik tartıya göre 59'um. 60'ın altına yılların ardından ilk düşüşüm.... Allahım hiç unutulmayacak bir şey bu, yedikleri tatlıları sıralıyorum:
- ...tulumba tatlısı
- Baklava
- Sütlü nuriye
-...pasta (muzlu-çikolatalı)..."
17 Kasım 2009
"Dijital tartıda 59.2 gördüm geçen gün. Herhalde 8 yıldır falan ilk defa 50'li kilolar görüyorum tartıda. Artık balıketliyim. Altım 38 oldu..... Yatarken kaburga kemiklerim batıyor, otururken kürekler. Otururken dirseğimi belime yaslamışım, o kemiğe denk gelmiş, morarmış..."
23 Kasım 2009
"... Zayıfladıktan sonra beni süzüşünü hiç unutmayacağım. Eğer ümitlenişim bu yüzdense sustur içindeki ümidi, sırf bu yüzden böyle bir düşünceye sahip olmamalısın. Sen 72 kilo da olsan, 52 kilo da olsan, aynı insansın. Başkalarının gözünde de sırf bu yüzden değişiyorsan bu işte doğru olmayan bir iş var demektir."
Doğduğumda 4 kilo 250 gramdım, çocukluğum boyunca hep tombuldum. Çocukluğum boyunca arkadaşlarımın "şişko" diye alay etmelerine, ailemin vücuduma, beslenme ve hareket alışkanlıklarıma çoğu zaman üzen ve kıran müdahalelerine maruz kaldım. Benim için kilom, aynada gördüğüm görüntüden, giyemediğim kıyafetlerden, çevremdeki insanların baskılarından dolayı acilen kurtulmam gereken ama nasıl kurtulacağımı bilemediğim korkunç bir sorundu. Hayır obezite sorunum yoktu, tartıda gördüğüm maksimum kilo 69.9'dur (19 Haziran 2009). Ama bilenler bilir, kilo alımı aşamalı gerçekleşen bir süreçtir, 21 yaşında 70 kilo olan bir genç kızın kötü beslenme ve hareket(sizlik) alışkanlıklarıyla obezite sınırına dayanması mümkündür. Bu yüzden hayattaki en büyük korkularımdan biri kilo almak, daha da kilo almaktı. 2009 Haziran'da beslenme uzmanına gitmek hayatımda aldığım en iyi kararlardan biridir. (Burdan Hayriye Kuşçu'ya ayrıca binlerce teşekkür.)
Bu bölümü burada sona erdiriyorum. Anlatım bir sonraki bölümde devam edecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
